Reformtürk 14 Yıldır Sizlerle
4 sonuçtan 1 ile 4 arası
  1. #1
    SPONSOR REKLAM ReformTürk Yöneticisi Mustafa Uyar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    10 Eylül 2006
    Yer
    Ilgın, Konya
    Mesajlar
    13,651
    Tecrübe Puanı
    100

    Standart Mevlana piyesi

    MEVLANA PİYESİ

    1. SAHNE

    (Mevlana hazretleri kırda, talebeleriyle birlikte dolaşmakta ve onlarla sohbet etmektedir.)

    Mevlana Hz:
    - Dünya sevgi üzerine yaratıldı. Allah insanı yarattı. Sonra onu o kadar sevdi ki, her şeyi ama her şeyi onun emrine verdi. Kâinatta aklınıza gelebilecek her şey bizim için yaratıldı. Bir düşünün! Seven sevdiğine en çok ne verir? Bir demet çiçek! Bir bakın şu çevrenize! Allah Teala her bahar insanlara demet demet çiçek veriyor. Çünkü kulunu çok seviyor. Allah’ın bize olan sevgisi sayesinde her şeye sahibiz. O halde, bizim de yaratıcımızın bu sevgisine layık olmamız gerekir. O’nun sevgisi her şeye… O halde, bir insanı nasıl seviyorsak, yerde gördüğümüz bir topal karıncayı da aynı sevgiyle sevmeliyiz.
    1. talebe:
    - Nasıl aynı sevgiyle efendim?
    Mevlana Hz:
    - Aynı sevgiyle demek… Yani yaratan aynı… Aynı kaynaktan geliyorsa her şey, sevgi de aynı kaynaktan olmalı. Ayırt etmeden sevmeli insan. Mesela düşünün; komşunuz evinin bütün çöplerini sizin kapınızın önüne yığmış. Kokusu size nasıl gelir?
    (bütün talebeler yüzlerini ekşittiler.)
    Mevlana Hz:
    - Komşunuzun çöpünün kokusunun size misk gibi gelmesi lazım. Düşünün ki, komşunuzun evinde yemek pişmiyor olsaydı… Aç kalıyor olsalardı, yiyecek bulamıyor olsalardı, evlerinden çöp de çıkmayacaktı. O çöpün kokusunu duydukça, Allah’a şükretmeli, onlar adına mutlu olmalısınız. Ya da, dostunuzun sesini duyduğunuzda içiniz kıpır kıpır olmalı. Mutlu olmalısınız.
    (o sırada karşıdan bir adam gelmektedir. Bu adam, kimse tarafından sevilmeyen, her gördüğüne laf atan, etrafına zarar veren birisidir. Talebeler onu görünce huzursuzlanırlar. Mevlana Hz ise çok sakin bir haldedir. Hatta adamı görünce sevgiyle gülümser.)
    Adam:
    - Ne gülüyorsun ihtiyar? Benimle bir derdin mi var?
    Mevlana Hz:
    - Ne derdim olsun evladım? Sadece seni görünce pek mutlu oldum.
    Adam:
    - Ne diye mutlu oluyorsun be baba? Deli misin sen nesin ?
    Mevlana Hz:
    - Mutlu oldum, çünkü seni görünce kendi kendime dedim ki, Ey Rabbim, ne güzel insanlar yaratıyorsun ki böyle yürüyüşü bile ayrı güzel. Sonra da, sana böyle güzel yürüyebilmen için ayaklar veren Allah’a şükrediyordum. Onun için de gülümsüyordum.
    Adam:
    - Sen ne biçim adamsın ya? Sahiden benim yürüyüşüm güzel mi? Aslında ninem de öyle söylerdi.
    Mevlana Hz:
    - Evet. Onun için de, sana bu yürüyüşü veren Allah’a şükrettim. Düşünsene, eğer Allah senin ayaklarını o kadar güzel yaratmasaydı, nasıl böyle bir yürüyüşe sahip olacaktın?
    Adam:
    - Sen çok garip bir adamsın bey baba. Ama yine de akıllı adammışsın vesselam. Ben de, Allah’a bana verdiği bu nimet için şükredeceğim. Bana bunu hatırlattın ya, Allah da sana nimetlerini unutturmasın.
    (adamı arkalarında bırakıp, yollarına devam ederler.)
    2. talebe:
    - Efendim, biz o adamdan uzak dururken siz ona yaklaştınız. Bir de iltifat ettiniz. Bahsettiğiniz sevgi böyle bir şey midir?
    Mevlana Hz:
    - Asıl olan, kimsenin sevemediğini sevmektir. Herkesin sevdiğini sevmek değildir marifet. Onun zaten sevgiye ihtiyacı yoktur. Sevgiyi; ihtiyacı olana vermektir marifet.
    Neyse dostlar; şimdi benim bir sohbet meclisine gitmem gerek. İnşallah, daha sonra sizinle bu muhabbete devam edelim. Şimdi bana müsaade buyurun.
    Talebeler:
    - Estağfurullah efendim.

    (Mevlana Hz sahneden çıkar ve sahne kapanır.)


  2. #2
    ReformTürk Yöneticisi Mustafa Uyar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    10 Eylül 2006
    Yer
    Ilgın, Konya
    Mesajlar
    13,651
    Tecrübe Puanı
    100

    Standart

    2 SAHNE

    (Mevlana Hz yolda giderken, ağlayan ve sinirli hareketlerde bulunan bir çocukla karşılaşır. Onun bu yaşta bu kadar neye sinirlendiğini çok merak eder. Çocuğun yanına yaklaşır.)
    Mevlana Hz:
    - Ne oldu ey çocuk? Nedir seni bu kadar üzen, bu kadar kızdıran?
    Çocuk:
    - Sana ne bey amca? Sen kendi işine baksana!
    Mevlana Hz:
    - Bakayım evladım. Lakin seni böyle gam keder içinde görmek beni hayli üzdü. Şimdi sen mutlu olmadan, ne ben kendi işimi yapabilirim, ne de yatığımdan bir fayda görürüm. İyisi mi, sen bana derdini söyle, sana bir çare bulalım da, benim derdim de böylelikle dermana kavuşsun.
    (başka kurtuluşunun olmadığını anlayan çocuk, istemeye istemeye anlatmaya başlar.)
    Çocuk:
    Arkadaşımla kavga ettik.
    Mevlana Hz:
    İyi de evladım, ne diye kavga ettiniz?
    Çocuk:
    Boş ver orasını bey amca. Ama o arkadaşımı asla affetmeyeceğim. Bir daha asla onunla konuşmayacağım.
    Mevlana Hz:
    Peki evladım. Ama dur bakalım. O arkadaşını normalde sever miydin?
    Çocuk:
    Evet, severdim.
    Mevlana Hz:
    O zaman ey çocuk, o arkadaşınla konuşmadığın vakit, sen hiç mi üzülmeyeceksin?
    Çocuk:
    Sana ne bey amca ya, gitsene sen kendi işine…
    (çocuk bırakır Mevlana Hz.’ni ve yoluna devam eder. Sonra birden durur. Biraz bekler ve arkasını döner. Mevlana Hz hâlâ oradadır. Yavaş yavaş yanına gelir tekrar.)
    Çocuk:
    Üzülürüm tabi bey amca. O benim en iyi arkadaşımdı. Her şeyimiz beraberdi.


    Mevlana Hz:
    - Evladım, öfkenle kimseyi değil, kendini cezalandırırsın sadece. Öfkelenmek kolay olandır, doğru. Başta mutlu eder. Çünkü sen haklısındır. Ama sonrasında, kayıplarını görürsün. Acısı çıkmaya başlayınca pişman olursun ama artık çok geçtir. Yapacak bir şeyin kalmamıştır. Bir de düşün ki, senin acın bu kadarken, arkadaşının hali nicedir? Kim bilir o neler çekiyordur? Nasıl üzülmüştür. Mademki iyi arkadaşındı, her ne yaptıysa, seni üzmek için mi yaptı? İster mi seni üzmeyi? İşte böyle zamanlarda da affetmek erdemdir. Başta gurura zor gelir. nasıl öfke başta tatlı geldiği için kolaysa, affetmek de gurura ağır geldiği için zordur. Ama tercihini doğru yaparsan öfkenin acı, affetmenin ise nasıl tatlı olduğunu anlarsın. Balı ağzına aldığın vakit tatlısından önce bir acılığını hissedersin ya, affetmek de öyledir. Balı yedikten sonra bıraktığı tatlılıktan kim şikâyet etmiş?
    Çocuk:
    - Bey amca, haklısın galiba. Acaba şimdi arkadaşım ne yapıyordur? Son gördüğümde çayırlığa doğru gidiyordu. Demek ki, o da üzgün. Hemen yanına gitmeliyim.

    (çocuk koşmaya başlar. Sonra durur, arkasını döner ve Mevlana Hz.’ne bağırarak “Allah senden razı olsun bey amca, Allah seni de herkese dost eylesin inşallah.)

    Mevlana Hz:
    - Allah’ım, insana öyle bir akıl vermişsin ki, doğruyu görünce nasıl da hemen kabulleniveriyor. Şükürler olsun Sana.

  3. #3
    ReformTürk Yöneticisi Mustafa Uyar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    10 Eylül 2006
    Yer
    Ilgın, Konya
    Mesajlar
    13,651
    Tecrübe Puanı
    100

    Standart

    3. SAHNE


    (Mevlana Hz sahnededir. talebelerle sohbet etmektedir. )

    Mevlana Hz:
    Eldekinin kıymetini iyi bilmek gerek.
    Tohum minicik bir sırdır evlatlar. Ve o minicik sırdır tüm cevherleri içinde taşıyan. Onda saklıdır gelecekte sahip olacağı tüm lezzetler. Bütün sırlarını gizler zamanı geldiğinde açacak çiçeklerde sergilemek için. Bütün hünerleri, marifetleri saklar o en esrarengiz zamanında hayretlere düşürmek için dünyayı. O vakte değin en gizli sırlarıyla bir hazinedir tohum.
    Ne mutlu o kişiye ki gençlik günlerini ganimet bilir de borcunu öder.
    Gençlik çağı yemyeşil ter ü taze bir bağa benzer. Bol bol meyveler verir.
    Gençlik, yapılmış, döşenip dayanmış, tavanı yüksek, dört duvarı sağlam, onarmaya gereği bulunmayan bir eve benzer.
    Ne mutlu ihtiyarlık günleri gelip çatmadan, hastalıklar üzüntüler çaresizlikler yakasına yapışmadan insanlık vazifesini yapana…
    Ne mutlu, bedeni sapasağlamken, yüreğinde de, vücudunda da güç ve kuvvet varken kulluğunu yerine getirene…
    Unutma, gençken ne ekersen, yaşlandığında onu biçersin.
    Ama gençlik elinden gidince ne kadar iyi değerlendirmen gerektiğini anlarsın. Tabii geçmiş olur… Öyle olanlara geçmiş ola kolay gele dersin.

    1. talebe:
    - Ama gençlik toyluk değil midir efendim? Nerden bilecek genç ekinleri nasıl koruyacağını? Belki öğrenmesi için kaybetmesi gerekir. Belki ekinleri kaybetmek acısını içinde hissettikten sonra anlayacak kıymetini. Belki ekinlerin derdine düşmeden hiç bilemeyecek kıymetini?
    Mevlana Hz:
    - Öyle olsa ne ala. Keşke düşse derdine! Keşke içi acısa ektiklerine! Keşke pişman olsa! Keşke ekinleri kurtarma derdine düşse! Hem öylesi daha makbuldür. O zaman daha kıymetli olur sonrası. Daha da bilir bütün ektiklerinin değerini. Ama ben, anlayamamasından korkarım. Geçtikten sonra anlarsın yaşamış mısın, yaşamamış mısın? İşte eğer geçmeden derdine düşebilmişse pek ala. Ama geçtikten sonra kıymet bilmişse, artık ah vah etme vaktidir. İhtiyarlıkta beden çorak toprak gibi gevşer, dökülür. Çorak bir tarladan hiçbir vakit hoş bitki yetişmez.
    2. talebe:
    - Peki, efendim, nasıl kıymet bilinir?
    Mevlana Hz:
    - Kıymet bilmek şükürdür. Eğer şükrediyorsan, nimeti biliyorsundur. Âmâ olanları gördüğünde Rabbine, “sana şükürler olsun ki benim gözlerimi sapasağlam yaratmışsın” diyorsan şükrediyorsundur. Mesela konuşabilmemiz ne büyük nimettir. Allah insana vermiştir bu kıymeti. Sonra Allah, insanları hep beraber yarattı. Onları toplumlar haline getirdi. Beraber olmamızı istedi. Ya yalnız olsaydık? Ya etrafımızda kimse olmasaydı? Bize denmiyor mu ki, sizler kardeşsiniz? Her insan birbirinin kardeşidir. Yine düşünün, gülümseyemediğinizi… Dosta baktığınızda, içinizi aydınlatan gülümsemesi olmasaydı ne yapacaktınız? Nasıl sevecektiniz? Düşünün bir…
    Vaktiyle çok ibadet eden bir adam varmış. Bu adam o kadar çok ibadet edermiş ki, artık ondan daha fazla ibadet eden yokmuş. Öldüğü vakit onu alıp melekler huzura getirmişler. Allah-u Teala hazretleri sormuş; ‘ey kulum, seni ibadetine göre mi yargılayayım, yoksa merhametimle mi?’. Adam ibadetinin çokluğuna o kadar güveniyormuş ki, ‘ibadetimle yargıla ey Allah’ım!’ demiş. Bunun üzerine Allah-u Teala hazretleri meleklerden, adamın gözünü getirmelerini istemiş. Terazinin bir kefesine gözü, diğerine de bütün ibadetleri koyulmuş. Ve ibadetler hiç yokmuş gibi hafif kalmış, göz ağır basmış. Allah-u Teala hazretleri adama; ‘gördüğün gibi, yaptığın ibadetler sadece bir gözünün şükrünü bile karşılamadı.’ Demiş. Bunun üzerine adam hatasını anlamış ve Allah’a, ‘Ey Rabbim, beni merhametinle hesaba çek!’ diye yalvarmış. Demek ki, sadece gözün bile hakkını veremeyeceğimize göre, oturup bütün nimetleri için Allah’a şükretmek gerek. Gençlik ise, bütün bu nimetlerin en sağlam ve güzel olduğu çağdır. O yüzden en büyük nimetlerdendir gençlik.

    (Mevlana Hz burada ayağa kalkarak sahnenin önüne doğru ilerler ve seyirciye sorular sormaya başlar.)

    Mevlana Hz:
    (seyircilerden birine sorar;)
    Mesela sen ey kıymetli genç, kıymet bilmek şükürdür. Hele de gençliğin! Sen ne dersin nasıl bilinir gençliğin kıymeti?
    - Peki ya sen, gençliğin elinden gitti. Nasıl şükredeceksin şimdi kaybettiğin nimet için?
    (başka bir izleyiciye)
    - Ne kadar kıymetli olduğunu söyleyen oldu mu sana daha evvel?! Sen en kıymetli elmaslardan daha da kıymetli bir şey taşıyorsun içinde. O gizli hazineyi keşfet! O Allah’ın içine yerleştirdiği kalptir. İşte böyle olunca kendimize kıymetsiz diyebilir miyiz hiç?
    - Bu kainat ne için yaratıldı kızım? Bu yetişen otlar, bu çiçekler kim için? Arılar kim için bal yapıyor? Güneş hiç durmadan neden dönüyor? Kendileri için mi? Söyle bakalım güzel gönüllü evladım?

    Mevlana Hz:
    - İşte asıl olan üzerindeki nimeti görebilmektir. Kul nimetin nereden geldiğini unutursa, Allah kuluna kendini unutturur. Allah kuluna kendini unutturursa, bu demektir ki, ahirette de O seni, aynen senin Onu dünyada unuttuğun gibi unutacak.
    Hazırlıklı ol. Heybeni şükür azığıyla doldur ki, yolda kalmayasın.

    (sahne kapanır)

  4. #4
    ReformTürk Yöneticisi Mustafa Uyar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    10 Eylül 2006
    Yer
    Ilgın, Konya
    Mesajlar
    13,651
    Tecrübe Puanı
    100

    Standart

    4. SAHNE

    (Kuyumcu dükkânı… Mevlana Hz önünden geçerken, içeriden gelen tın tın seslerini duyar. Buna dair konuşmaya başlar.)
    Mevlana Hz:
    - Ses… tın… tın… Rabbim, ne kadar inceden geliyor. Ne kadar yumuşakça vuruyor altına. Değil mi ki elinin altındaki bir sert metaldir. Ezilmesi ne kadar da zordur. Ama incecik dokunuşlar.. tın.. tın.. ve altın, bu narin dokunuşlar altında nasıl da zarifçe eğiliyor. O sertliğinden eser kalmıyor, kuyumcunun istediği şey oluveriyor.
    Hoş görmek lazım Allahım. Bizde de kuyumcunun yumuşak dokunuşları olması lazım. En sert altınlarla karşılaşırız. Ama en nihayetinde altındır. Cevherdir. Kıymettir. Yumuşak yumuşak işlemeli.. aynen böyle.. tın… tın…

    (o sırada ışıklar kararır)
    Mevlana Hz:
    - Hakikatte her şey Allah…
    Ne kadar merhametlisin Ya Allah…
    Ne kadar şefkatlisin Ya Allah…
    Kullarını ne kadar seviyorsun Ya Allah…
    Sen kullarına ne kadar da yumuşak dokunuyorsun Ya Allah..
    Tın… tın… tın…

    ( sahne aydınlanır. Semazenler gelmiştir. Kuyumcu gitmiştir. Mevlana Hz ortadadır. Semazenler dönmeye başlarlar. Sema gösterisiyle program tamamlanır.)

Bu Konudaki Etiketler

Bu Konuyu Paylaşın !

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
eşarp bağlama - Uyar Optik - Mustafa Uyar - ılgın - eşarp yapma -
Eğitim ve Ögretim Genel