Reformtürk 14 Yıldır Sizlerle
7 sonuçtan 1 ile 7 arası
  1. #1
    SPONSOR REKLAM Serdar Yıldırım - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    19 Mayıs 2011
    Mesajlar
    79
    Tecrübe Puanı
    15

    Icon1 İngilizce Hikayeler - Türkçe Tercümeli



    ATATÜRK’S CHILDHOOD -2-


    Mustafa’s sister, Makbule, was ill so that she stayed at home that day. For this reason Mustafa was going to take care of the broad bean field alone. It was not so difficult to run after crow. When he first started going to broad bean field to chase after them, the crows understood how clever he was and how difficult it was to overcome with the technique he used. They did their best but could not succeed in getting rid of him so they had to fly away. When Mustafa arrived in the field he took a chair out of the hut which was just in the middle of the field and he sat down on it. After about half an hour he started to get bored because he didn’t like sitting around doing nothing. He always wanted to keep busy and to help other people. He was useful for his uncle by taking care of the broad bean field but this was not enough for him. What else should he do? There were some books in the hut. He always thought that the best friends were books. You read them and you learn more and more things and improve your knowledge. He started reading one of the books. This was much better and he was not bored anymore.

    After two hours Mustafa realized that an old man was coming towards him thorough the path in fields. There was a lamb with him. He sat down under a tree which was near the field. When Mustafa saw him sitting, he stood up, took his book back into the hut and left it there and went beside the old man. ‘Hello, sir. Where are you going? , he said to the old man.

    ‘I am going to the town to visit my son’, he replied and continued ‘I am taking this lamb as a present for my grandson. Last week they came to the village and stayed for a week and my grandson wanted me to give him a lamb as a present but I couldn’t because that time the lambs were too little and I promised to give him one when they grow up. Now I want him to grow up this lamb. The most important thing is love in the world. A person who is lack of love looks like a dying tree that means he doesn’t know what the love of nature or human means and he doesn’t know the value of love. A lot of nationalities became enemies and as a result humanity suffered from this hatred. We must show love to people and teach other people how to love. Because love is a great feeling and it makes people very happy and lively. We should love everything and be loved by everybody’, said the old man.

    While he was talking, Mustafa was sitting down and listening to him very carefully. Now, it was his turn to talk.

    ‘Dear Sir, I get difficulty to understand why some people don’t love their countries. I love my country very much and I am proud of being a member of it. How can people who do not love their countries learn to love it? And how can I improve my love for my country? What would you advice me?’ he said.

    The enthusiasm of Mustafa surprised the old man because he was only 10 years old but he was really well informed, cultured and intelligent, but he was not satisfied with it, so he wanted to improve himself much more and he could ask questions bravely. How many of the children at his age would care about the love of homeland.

    The old man smiled and said ‘My son you haven’t told me what your name is’. Mustafa replied, ‘My name is Mustafa’. The old man suggested him reading the biography of Namık KEMAL who was a poet and never hesitated to shout out that his love for his country facing lots of prevention. He suffered a lot but he never gave up serving his country’.

    Mustafa promised to read his poems much more carefully and asked the old man what happiness was according to him. ‘Happiness is very different for everyone’, said the old man and started talking about it.

    ‘Happiness is a reality and there is happiness in life and everybody has different forms of it. It is up to you whether to be happy without making others unhappy or not. You do not need money or big things to be happy. If you want, you can be happy when you see a butterfly flying or a flower blooming or people shaking hands. Anyway Mustafa I have to go because I have to be in the town before it gets dark. I will be very happy if I was able to teach you anything about love and happiness. Have a nice day’, he said.

    Mustafa said that he was so pleased to talk to him and it was really a useful conversation for him. After the old man left, Mustafa turned back to the hut and started thinking about what they had talked with the old man.




    ATATÜRK’ÜN ÇOCUKLUĞU - 2


    Mustafa’nın kız kardeşi Makbule rahatsızlandığı için çiftlikte kalmıştı. Bugün Mustafa tek başına bakla tarlasında bekçilik yapacaktı. Şu karga kovalama işinin pek bir zorluğu kalmamıştı. Bakla tarlasına gelmeye başladığı ilk günlerde kargalar Mustafa’nın ne derece zorlu bir rakip olduğunu anlamışlar ve onun uyguladığı yöntemi müthiş bir mücadele örneği göstermelerine karşın boşa çıkaramamışlar, çekilip gitmişlerdi. Mustafa sabah erkenden bakla tarlasına gelince tarlanın tam ortasında bulunan kulübenin önüne bir sandalye çıkarıp oturdu. Aradan yarım saat geçmeden canı sıkılmaya başladı. Böyle boş oturmak O’na göre değildi. O, bir şeylerle meşgul olsun, bir işe yarasın, faydalı olsun isterdi. Dayısının bakla tarlasında bekçilik yapmakla bir işe yarıyordu, faydalı oluyordu, fakat bunlar yeterli miydi? Hayır, yeterli değildi. Ne yapabilirdi? Kulübede birkaç tane ders kitabı vardı. Kitap en iyi arkadaştı. Okurdun, öğrenirdin, fikirlerin gelişirdi. Mustafa bir kitap alıp okumaya başladı. Böylesi çok daha iyiydi, hem artık canı da sıkılmıyordu.

    Aradan iki saat geçmişti. Mustafa ilerdeki tarlaların arasındaki patika yoldan yaşlı bir adamın geldiğini gördü. Yaşlı adamın yanında bir kuzu vardı. Onun gelip tarlanın kenarındaki bir ağacın altına oturmasını fırsat bilen Mustafa yerinden kalktı, kitabı kulübeye bıraktı ve yaşlı adamın yanına gitti. Mustafa söze şöyle bir giriş yaptı: “ Merhaba dede, nereye böyle? “

    Yaşlı adam:

    “ Yolcuyum ben evlat, kasabaya oğlumun yanına gidiyorum. Bu kuzuyu toruna hediye olarak götürüyorum. Geçen ay köye gelmişlerdi, bir hafta kaldılar. Torun kuzu diye tutturmuştu. Ben de, şimdi çok küçükler, biraz büyüsünler bir tane sana getiririm dediydim. Alsın kuzuyu besleyip büyütsün. Dünyada en önemli şey sevgidir. Sevgisiz kalmış bir insan kuru bir ağaca benzer. Zamanında onun kalbine sevgi tohumu ekilmemiştir, sevmek öğretilmemiştir. Bir bilinmezlik içinde bocalar durur. Yüzyıllardır süregelen anlamsız kargaşayı sevgi yoksunu insanlar çıkardılar. Toplumları birbirine düşman ettiler. Sonuçta bunun acısını insanlık çekti. İnsanlara sevgiyle yaklaşmalı, onların kalplerine sevgi tohumu ekmeliyiz. Sevmek çok güzel bir duygudur ve insanı hayata bağlar. Sevelim, sevilelim, hayatın tadına varalım. “

    Yaşlı adam konuşurken Mustafa oturmuş ve anlattıklarını ilgiyle dinlemişti. Şimdi söz hakkı Mustafa’nındı:

    “ Dede, bazı insanlar nedense vatanlarını sevmiyorlar. Ben vatanımı çok seviyorum ve bu vatanın evladı olduğum için gurur duyuyorum. Şimdi vatanlarını sevmeyenler vatanını sevmeyi nasıl öğrenecek ve ben vatan sevgimi nasıl geliştirebilirim. Tavsiyelerin neler olacak? “

    Mustafa’ nın coşku dolu konuşması yaşlı adamı şaşırtmıştı. On yaşlarındaki bir çocuğun bu derece bilgili ve kültürlü olması, düşüncesini korkusuzca söyleyebilmesi, öğrendiklerini yeterli bulmaması, yeni bir şeyler daha öğrenmek için soru sorması akıl alır gibi değildi. Hani bu yaşlardaki kaç çocuğun aklına gelirdi vatan sevgisi?

    Yaşlı adam düşüncelerinden sıyrılınca, gülümseyerek: “ Evlat, adını demedin bana, neydi adın? “ deyince Mustafa: “ Dede, benim adım Mustafa “ dedi. Bunun üzerine yaşlı adam: “ Sana tavsiyem Büyük Vatan Şairi Namık Kemal olacak. Namık Kemal, türlü engellemelere karşın vatanını çok sevdiğini haykırmaktan çekinmedi. Bu uğurda çok acı çekti, fakat hiçbir acı O’nu vatanına hizmetten alıkoyamadı. “

    Mustafa:

    “ Bundan sonra Namık Kemal’in şiirlerini daha bir önem vererek okuyacağıma söz veriyorum. Dede, mutluluk nedir sence? Ben mutlu olmak insandan insana değişebilir diyorum “ dedi. Yaşlı adamın mutluluk hakkında söyledikleri şunlar oldu:

    “ Mutluluk yaşamsal bir gerçektir yani yaşamda mutluluk vardır ve her insanın mutluluğu ayrıdır. Hakkın olan mutluluğu başkalarının mutluluğuna gölge düşürmeden istemek sana kalmıştır. Mutlu olmak için büyük şeyler istemek gerekmez. İnsan isterse bir kelebeğin uçuşunu görüp mutlu olabilir. Herneyse Mustafa yavaş yavaş kalkayım. Hava kararmadan kasabaya varmalıyım. Anlattıklarımın sana bir parça faydası olduysa ne mutlu bana. İyi günler dilerim. “

    Mustafa:

    “ Ne demek dede, hem de çok faydası oldu. Ben de sana iyi günler dilerim. Yolun açık olsun “ dedi. Mustafa yaşlı adam gittikten sonra kulübeye döndü ve sandalyesine oturarak konuşulanları düşünmeye başladı.

    SON


  2. #2

    Standart Cevap: İngilizce Hikayeler - Türkçe Tercümeli




    KELOĞLAN AND NASREDDİN HODJA

    Keloğlan had gone to the town to sell chickens. When he arrived at the market, he started to look for a customer for the two chickens. A man offered to pay a gold coin for the chickens. Keloğlan didn’t accept this. He said that he absolutely wanted two gold coins for the chickens. The man saw that Keloğlan would not sell the chickens for a gold coin:

    “Keloğlan look, I have a treasure map. I am alone, and I’ve already got old. That’s why I couldn’t look for the treasure. I used to work at Zenginoğlu’s mansion. Zenginoğlu gave me this map. Let me have the two chickens, have the map, look for and find the treasure, be happy all your life” he said. Keloğlan believed the man, and agreed. Keloğlan returned home in the late afternoon. His mother shouted:

    “Oh my stupid son! Can two chickens be bartered for this piece of paper? You were meant to buy gas and salt after selling the chickens. You have been cheated. Sit in the dark, eat the meals without any salt and make up your mind”. Keloğlan didn’t care, he was only thinking about the treasure. He passed the night in difficulty and got up very early. Keloğlan said:

    “Mother, I am going to look for the treasure. I prepared food for winter. Let there be no gas; you will go to bed early in the evenings. Let there be salt; you will get it from the neighbour. If I find the treasure, I will make you live like a sultan ”. He kissed his mother’s hand. Seeing that Keloğlan was determined, his mother desperately changed her mind. She saw Keloğlan off saying “Goodbye, Keloğlan. I hope you find the treasure”

    Keloğlan crossed mountains and hills, looking for days until finally he found the well on the map. The treasure was meant to be in this well. The stone he threw into the well made a sound like BANG. Keloğlan understood that there was no water in the well. However, three people who had gene down the well in his village and weren’t able to come out last year come to his mind. “I have a rope, which I brought with me from the village. He started worrying - What if I tie the rope to the edge of the well and go down; but then die like them because of the poisonous smoke in the well? That will be a bad state - firstly I need a helper who is manly, trustworthy and who is able to remove the danger in the well. Nasreddin Hodja came to mind while thinking where it might be possible to find somebody like this, and he said “Ok”, the Hodja will find a way to resolve this matter.”

    After a long journey he eventually arrived in Akşehir. There he asked to be shown Nasreddin Hodja’s house. He knocked on the door and Nasreddin Hodja opened it. He said “You are most welcome, my son”, “I am Nasreddin Hodja. Would you like something?”

    “My hodja, I am called Keloğlan in my village. I would likr your help for an important matter. I would be very happy if you would be so kind as to listen to me.” Hodja welcomed Keloğlan into his house. Keloğlan told him how he had got the treasure map; he told him that he said goodbye to his mother and left the village, had found the well on the map, he told himwhy he hadn’t been able to go down the well. He concluded his remarks by saying - if we find the treasure, we will share it fifty – fifty, my Hodja. What do you say?

    Nasreddin Hodja replied:

    “Since there is not enough current, this poisonous air gathers in the wells which haven’t been used for a long time and into which poisonous air leaks from the layers of earth around them. If someone goes down into these wells, they will poison and kill the person. As you have told me, the depth of the well had been nearly 9 or 10 metres. It is too tiring and troublesome to dig and broaden the hole around the well, we can’t accomplish that. If we try to find a helper, it will spread from ear to ear, and the public will gather at the well. We must find another way Keloğlan. Stay with us for a couple of days as my guest, and I will think and find a suitable way.”

    Nasreddin Hodja made plans during the following two days, and drew up drafts. He brought the plans to the smith. He admonished him to give the equipments that he had; to make those he didn’t have according to the drawings. The equipment was ready in a week. He had bought a cart which two donkeys pulled. He put the equipments, and necessities like food and drink in the car. He said goodbye to his wife and mounted his donkey. Hodja with his donkey in the front, and Keloğlan in the cart at the back, set off. After a troublesome journey lasting for days, they reached the well in which the treasure was. Hodja scrutinized the well. He took down the big bellows, which they had got the smith to make, next to the well with Keloğlan. They dangled one of the tips of a pipe, which was nearly 10 centimetres wide, into the bottom of the well. They attached the other tip to the bellows. They started to pump the bellows. The still and poisonous air - which had accumulated for years - started to scatter, rise slowly and get out of the well from the effect of the fresh and pressurized air. The rate of poisonous air in the well, too. On the third day they come to the conclusion that the well had been cleaned. Just to make sure, Nasreddin Hodja put a cat, which he had brought in the cart, into a sack. After tying up the sack with a rope, he lowered it into the bottom of the well. He saw that the cat was alive and kicking after pulling it back two hours later.

    Tying the rope around his waist, Keloğlan had gone down the well. He took out the stone mentioned on the map. After digging the earth under the stone, he found the chest. He tied up the chest with the other rope near him and called out to Hodja to pull him. When Keloğlan had come out of the well, they pulled up the chest with Hodja. When they broke its lock and opened the chest, to their surprise they saw it was fll of bright and shiny gold! They felt very happy. They shared the gold immediately. The next day, Nasreddin Hodja set off to Akşehir on his donkey; and Keloğlan set off to his village in the cart.

    Keloğlan got a legendary mansion built in his village. He hired maids and menservants. He bought fields, vineyards, gardens. He started to live like a sultan with his mother. The Sultan heard about Keloğlan’s extraordinary wealth. When he was out hunting one day, he stopped by Keloğlan’s mansion. Keloğlan showed respect for the Sultan, and treated him in the best way. The Sultan, who was very pleased with this close interest, invited Keloğlan to his palace for the festival, which was going to be celebrated the following month.

    Keloğlan went to the palace by coach and with manservants on the festival day. He met the Sultan’s extremely beautiful daughter, Violet, and fell in love. Violet loved Keloğlan at first sight and didn’t want him to leave. After the festival entertainments had finished, Keloğlan returned to his mansion. He told his mother that he had fallen in love with Sultan Violet at first sight and wouldn’t be able to live without her. They thought it over careflly and they decided to ask the Sultan’s consent to marry Violet. Later he went with his mother to ask the Sultan if he could marry his daughter. The Sultan accepted Violet’s marrying Keloğlan. Keloğlan returned to his mansion and started the wedding preparations. On the way he had sent messengers to Nasreddin Hodja to invite him to his wedding.

    After Nasreddin Hodja had returned to Akşehir with his share, he clothed the poor and the orphans, and spent most of his money on good deeds. And at the same time he heard from his friends’ conversation and from the travellers passing by that Keloğlan had got a mansion built in his village, had hired menservants, had bought fields and started to live like a sultan, and he felt happy about the things he heard. When he heard about Keloğlan’s wedding invitation and that he was going to marry Sultan Violet, he regained a lot of his good humour. He started the preparations to go to the wedding. He bought carpets, furs, and silk cloths. He bought jewellery like earrings and a necklace for Violet. He also bought two coaches, which four horses would puul, and he also hired two menservants. He wore his most valuable clothes and his showiest fur. He set out with his wife a couple of days before the wedding. The Hodja arrived at the palace with his entourage, very ostentatiously. Keloğlan welcomed the Hodja at the door. He kissed his hand. They embraced and hugged each other. The Hodja told a lot of stories about events that he had lived, including witty remarks, until the wedding day. He made the guests have a funny time. Keloğlan and Sultan Violet married among the entertainments with musical instruments and much conversation. There were no words to describe their happiness. They lived happily for many years.



    KELOĞLAN İLE NASREDDİN HOCA

    Keloğlan kasabaya tavuk satmaya gitmiş. Pazara gelince elindeki iki tavuğa müşteri aramaya başlamış. Adamın biri tavuklara bir altın vermiş. Keloğlan bunu kabul etmemiş. İlle de iki tavuğa iki altın isterim demiş. Keloğlan’ın tavukları bir altına vermediğini gören adam:

    “ Bak Keloğlan, bende bir define haritası var. Yalnızım, yaşlandım artık. Bu sebepten defineyi aramaya çıkamadım. Eskiden, Zenginoğlu’ nun konağında çalışırdım. Bu haritayı bana Zenginoğlu vermişti. İki tavuk benim olsun, harita senin olsun, defineyi ara bul, ömrünce mutlu ol ” demiş. Keloğlan adama inanmış, değiş tokuş yapılmış. Keloğlan akşamüstü yorgun argın köyüne dönmüş. Anası:

    “ A benim kel oğlum, kabak oğlum. Hiç bu kâğıt parçasına iki tavuk verilir mi? Sen tavukları satıp gaz, tuz alacaktın. Kandırmışlar seni. Şimdi karanlıkta otur, yemekleri tuzsuz ye de aklın başına gelsin ” diyerek bağırıp çağırmış. Keloğlan oralı olmamış, aklı fikri definedeymiş. Sabahı zor etmiş, erkenden kalkmış. Anasına:

    “ Ana ben defineyi aramaya gidiyorum. Kışlık yiyecek hazırlamıştım. Varsın gaz olmasın, akşamları erken yatarsın. Varsın tuz olmasın, komşudan istersin. Defineyi bulursam, seni sultanlar gibi yaşatacağım ”demiş. Anasının elini öpmüş. Keloğlan’ ın kararlı olduğunu gören anası çaresiz fikir değiştirmiş. “ Güle güle git, Keloğlan. İnşallah defineyi bulursun “ diyerek Keloğlan’ ı uğurlamış.

    Keloğlan dağ-bayır aşmış, günlerce aramış, sonunda haritadaki kuyuyu bulmuş. Define, bu kuyunun içindeymiş. Kuyuya attığı taş tak diye ses çıkarmış. Keloğlan kuyuda su olmadığını anlamış. Fakat geçen yıl köydeki kör kuyuya inen ve bir daha çıkamayan üç kişi aklına gelmiş. “ Yanımda köyden getirdiğim ip var. Kuyunun kenarına bağlayıp insem ya ben de onlar gibi kuyudaki zehirli dumandan boğulur kalırsam halim nice olur, diye düşünceye dalmış. Evvela bana mert, sözünün eri, kuyudaki tehlikeyi ortadan kaldırabilecek bir yardımcı lazım. Böylesi de nerelerde bulunur, diye düşünürken aklına Nasreddin Hoca gelmiş. Tamam, demiş. Hoca bu işin çaresini bulur. ‘

    Az gitmiş uz gitmiş, sonunda, Akşehir’ e varmış. Sormuş, Nasreddin Hoca’ nın evini göstermişler. Kapıyı çalmış. Nasreddin Hoca kapıyı açmış. “ Buyurun evladım “ demiş,
    “ Ben Nasreddin Hoca’ yım. Bir şey mi arzu etmiştiniz? “

    “ Hocam, bizim köyde bana Keloğlan derler. Sizin önemli bir meselenin çözümüne yardımınızı rica edecektim. Beni dinlemek zahmetine katlanırsanız çok sevinirim. “
    Hoca, Keloğlan’ ı evine buyur etmiş. Keloğlan define haritasına nasıl sahip olduğunu, anasına veda edip köyden ayrıldığını, haritadaki kuyuyu bulduğunu, kuyuya neden inemediğini anlatmış. “ Eğer defineyi bulursak yarı yarıya paylaşırız, Hocam. Ne dersiniz? ” diyerek sözü bağlamış.

    Nasreddin Hoca:

    “ Uzun süredir kullanılmayan veya etrafındaki toprak tabakasından içine zehirli hava sızan kuyularda, yeterli hava akımı olmadığı için, bu zehirli hava birikir. Eğer böyle kuyulara inilirse insanı zehirler, öldürür. Söylediğine göre kuyunun derinliği dokuz on metre varmış. Kuyunun çevresini kazıp genişletmek çok yorucu ve zahmetli, ikimiz başaramayız. Yardımcı bulmaya kalksak kulaktan kulağa yayılır, halk kuyunun başına dolar. Başka bir yol bulmalıyız Keloğlan. Sen bizde birkaç gün misafir kal, düşünüp hal çaresini bulurum. “

    Nasreddin Hoca sonraki iki gün planlar yapmış, taslaklar çizmiş. Planları demirciye götürmüş. Bu aletlerin olanını vermesini, olmayanı çizime uygun olarak yapmasını tembihlemiş. Haftasına aletler hazır olmuş. İki eşeğin çektiği bir araba almış. Arabaya aletleri, yiyecek, içecek gibi ihtiyaçları koymuş. Karısıyla vedalaşıp eşeğine binmiş. Nasreddin Hoca eşeğiyle önde, Keloğlan arabayla arkada, yola koyulmuşlar. Günlerce süren zahmetli yolculuktan sonra definenin bulunduğu kuyuya varmışlar. Hoca kuyuyu incelemiş. Keloğlan ile birlikte demirciye yaptırmış oldukları büyük körüğü kuyunun yanına indirmişler. Yaklaşık on santim genişliğindeki borunun bir ucunu kuyunun dibine sallamışlar. Diğer ucunu körüğe takmışlar. Birlikte körüğe temiz hava basmaya başlamışlar. Yıllardır burada biriken durgun ve zehirli hava, temiz ve basınçlı havanın etkisiyle parçalanmaya, yavaşça yükselmeye, kuyudan çıkmaya başlamış. Körük her hava basışında kuyudaki zehirli hava oranı azalıyormuş. Bu işlem ertesi gün de devam etmiş. Üçüncü gün kuyunun temizlendiğine kanaat getirmişler. Yine de her şeyden emin olmak için Nasreddin Hoca arabada getirdiği bir kediyi çuvala koymuş. Çuvalı ipe bağlayıp kuyunun dibine sarkıtmış. Yarım saat sonra kediyi çıkardığında dipdiri olduğunu görmüş.

    Keloğlan ipi beline bağlayıp kuyuya inmiş. Haritada belirtilen taşı çıkarmış. Taşın altındaki toprağı kazınca, sandığı bulmuş. Yanındaki diğer ipe sandığı bağlamış ve Hoca’ ya kendisini çekmesi için seslenmiş. Keloğlan kuyudan çıkınca, Hoca ile sandığı yukarıya çekmişler. Sandığın kilidini kırıp, kapağını açınca, bir de ne görsünler: Çil çil altınlarla dolu değil miymiş sandığın içi… Çok sevinmişler. Hemen altınları paylaşmışlar. Ertesi gün, Nasreddin Hoca eşeğiyle Akşehir’e, Keloğlan arabayla köyüne doğru yola koyulmuşlar.

    Keloğlan köyünde dillere destan bir konak yaptırmış. Hizmetçiler, uşaklar tutmuş. Tarlalar, bağlar, bahçeler satın almış. Anasıyla birlikte sultanlar gibi yaşamaya başlamış. Keloğlan’ ın görülmemiş zenginliği padişahın kulağına gitmiş. Ava çıktığı bir gün Keloğlan’ ın konağına uğramış. Keloğlan padişaha hürmet göstermiş, en iyi şekilde ağırlamış. Gördüğü yakın ilgiden çok memnun kalan padişah, Keloğlan’ ı gelecek ay kutlanacak bayram için, sarayına davet etmiş.

    Bayram günü Keloğlan arabalar ve uşaklarla beraber saraya gitmiş. Eğlenceler sırasında padişahın dünya güzeli kızı Menekşe ile tanışmış ve aşık olmuş. Menekşe de Keloğlan’ ı görür görmez sevmiş ve yanından ayrılmak istemiyormuş. Bayram eğlenceleri bittikten sonra Keloğlan konağına dönmüş. Anasına, Menekşe Sultan’ ı görür görmez âşık olduğunu, onsuz yapamayacağını söylemiş. Düşünmüşler, taşınmışlar, padişahtan Menekşe’yi istemeye karar vermişler. Daha sonra anasıyla gidip kızı istemişler. Padişah, Menekşe’yi Keloğlan’ a vermiş. Keloğlan konağına dönüp düğün hazırlıklarına başlamış. Bir taraftan da Nasreddin Hoca’ ya haberciler gönderip, düğüne davet etmiş.

    Nasreddin Hoca payına düşen altınlarla Akşehir’e döndükten sonra yoksulları, yetimleri, giydirip kuşatmış, parasının çoğunu hayır işlerinde kullanmış. Bir yandan da Keloğlan’ın köyünde konak yaptırdığını, uşaklar tutup, araziler satın alıp sultanlar gibi yaşamaya başladığını dost sohbetlerinde ve gelip giden yolculardan duyar, anlatılanlara sevinirmiş. Keloğlan’ın düğün haberini ve Menekşe Sultan ile evleneceğini duyunca keyfi pek yerine gelmiş. Hemen düğüne gitmek için hazırlıklara başlamış. Halılar, kürkler, ipek kumaşlar almış. Menekşe’ye küpe, kolye, gerdanlık gibi ziynet eşyaları almış. Ayrıca dört atın çektiği iki araba satın almış, iki tane de uşak tutmuş. En değerli elbiselerini, en gösterişli kürkünü giymiş. Karısıyla birlikte düğünden birkaç gün önce yola çıkmış.

    Nasreddin Hoca maiyetiyle birlikte gayet şatafatlı bir şekilde saraya varmış. Keloğlan, Hoca’yı kapıda karşılamış. Elini öpmüş. Sarılmışlar, hasretle kucaklaşmışlar. Düğün gününe kadar Hoca başından geçmiş nice olaylara ince espriler katarak anlatmış. Davetlilerin hoşça vakit geçirmelerine yardımcı olmuş. Sazlı, sözlü eğlenceler arasında Keloğlan ile Menekşe Sultan evlenmişler. Mutluluklarına diyecek yokmuş. Daha uzun yıllar mutlu ve bahtiyar olarak yaşamışlar.


    Serdar Yıldırım





    THE GRASS EATING TIGER

    The young tiger was walking up and down with nervous and fast steps in his cage, behind the railings. Somehow somebody was squeezing his heart with a barbed wire rope today. The sun had risen and set a lot of times since he had been locked up in this cage. He was about one month old. The hunters had caught him when had gone for a walk in the forest one day and they had sold him to this zoo. He was as tall as a fairly large cat. He grew up and got srong as time passed. His cage wasn’t tiny but he didn’t want to live here. He would like to be free and to reach the forest, whose name he started to forget and where he longed for, and he would like to direct his life. People were crowding into there, were standing in front of the cage and were watching him for a lot of minutes with full of admiration.

    When the visitors lessened that night – fall, the keeper cleaned and washed the cage. He left a half sheep as dinner into the cage. He locked the door and went away. While his keeper was locking the door and going away, there was a flash of lightning in the young tiger’s mind. The lock’s fitting into its hole and the key’s voice while locking was unusual. If his quite sensitive ears weren’t misleading him, the door hadn’t been locked properly. After eating the meat left into the cage, he started his turns again. The visitors started to increase again. The people had eaten their dinner and they were going to parks and gardens to enjoy and relax. The trouble in the young tiger’s heart had gone away and away and it had trapped into the key’s hole. At midnight, if he also was lucky, he would try to run away from the cage and would try running towards his freedom.

    It had completely got dark; it had been a long time after the midnight had passed. There was nobody around. The young tiger pulled hard quickly the door with his strong paws. The door, which hadn’t bee locked properly, opened easily. He went out of the cage quickly. He took the road on the right. This road was ending in the wood further. Walking up and down in the cage wasn’t similar to running outside. He had got quite tired. After he stopped to have a rest, he jumped over the zoo’s wall. He disappeared in the darkness by running towards the forest.

    The young tiger passed mountains, hills and he drank cold water. After three days and three nights, while the sun was rising in the morning, he arrived at the big forest, where he was caught and taken when he was too young. He was free now, he was bubbling over with joy. He realized that he was hungry while he was walking joyfully. He hadn’t eaten anything since the day he had run away. He had only drunk water. His keeper used to bring him meat day and night. Before the hunters had caught him, his mother used to feed him. However, life was too different in this immense forest. There was neither his mother nor his keeper now. This was something that he couldn’t think before he ran away from the cage: How would he feed himself?

    He saw a deer in the grassy place further while he was thinking like this and walking. The deer sometimes looked around him and then started eating grass again. The deer started running immediately. Two tigers jumped from the bush nearby at the same time. The deer had been covered from four sides when two more tigers stood before him soon. It was obvious that the tigers had laid a trap to catch the deer. The best defense was attack. The brave deer rushed forward with a last effort. He butted terribly the nearest tiger with his sharp horns. The tiger tumbled down within blood. He turned to right a little. He wanted to but the second tiger in front of him too. However, he couldn’t hit. The tigers coming after him had reached. It was impossible to fight with three tigers although the deer was strong. The tigers tumbled the deer down by hitting with their strong paws, they killed and ate him. Then they went away.

    The young tiger was petrified at his place. He was looking with unbelievable eyes. What he saw was brutality but the rules of the forest were like this. The weak became food for the stronger. “Namely” he said, “the tigers feed themselves like this. Because I am a tiger too, I should hunt and eat the living things. I can’t kill the other animals to feed myself. No one made me get used to kill. I don’t know killing and I don’t believe in the necessity of killing. The deer used to feed himself by eating grass. It was strong enough. The animals eating grass had been strong. I have no other choice; I will either stay hungry or eat grass. Let the others say “does a tiger eat grass” let them say “is it possible to be a grass eating tiger” “.

    One month passed. The grass eating tiger couldn’t find the peace he looked for in the forest. The tigers accepted him but the life in the forest was completely inappropriate for the grass eating tiger. Why were they suddenly getting attacker when they saw a deer, a roe or a rabbit? They had been programmed to kill; they had to kill to live. At this sight there was a tiger living by eating grass, this also had to be thought. While the grass eating tiger was wandering in the forest one day, he met a rabbit. He was surprised with the rabbit’s not running away when he saw the tiger. Amazing! The rabbit was coming towards him. He wanted to step aside but he couldn’t. His feet had become stiff. The rabbit hit the grass eating tiger and fell onto his back. Then he stood up from where he fell and touched the tiger’s face, caressed his cheeks. He asked: “Are you the grass eating tiger. The grass eating tiger couldn’t say a word. He was shocked.

    After the rabbit said “You are surely the grass eating tiger. Your mouth doesn’t smell of bload like the other tigers. Look, grass eater, I have heard your reputation. You can’t get used to the forest, you should return to the zoo. As I heard, the tigers had killed some animals in front of your eyes and they had wanted to make you get used to killing. If you can’t get used to killing, the tigers will kill you. Listen to me and go away from here” he wanted to go away but he fell off a hole, which was a little further. The grass eating tiger took the rabbit out of the hole and when he scrutinized his face, he saw that his eye sockets were empty. This rabbit didn’t have eyes. He considered “a blind rabbit”. He took him on his back, took and left him to his hole.

    The grass eating tiger couldn’t help crying when he found the blind rabbit dead in his hole the following day. The tigers, which haven’t touched the blind rabbit so far, had envied him when they saw him going on the grass eating tiger’s back and had killed him. The grass eating tiger’s heart was full of hatred. That was too much now. What had they wanted from the poor rabbit? The grass eating tiger plunging into the tigers by running at the last speed, staked more than thirty tigers. “It’s easy to kill a blind rabbit, come and kill me if it’s easy”. What the tigers wanted was already this. They would infuriate the grass eating tiger and make him attack them and then they would pull him to pieces. There was always many a slip twixt the cup and the lip. It suddenly got dark and started to rain heavily. There were flashes of lightning and thunderbolts were falling. The tigers dispersed but the grass eating tiger didn’t run away. He waited until he got soaked. After half an hour the rain stopped. The sun shone, and the land brightened up. The grass eating tiger wandered there until midnight. When he saw that there were no passersby, he got bored and went away. The matter of forest was over. He was determined to return to the zoo now.

    After a few days, his keeper found him waiting in front of the cage. The grass eating tiger would enter the cage a few minutes later and would reply the keeper from inside “here is my home, I’m a cage tiger. I can’t go to the forest even if you wanted. There hadn’t been a place for me” while he was locking him in and said “the lock has just been changed, you can’t try to run away again, because it’s impossible.” The young tiger’s heart got full of pleasure when a female tiger was brought to his cage two months later. They immediately became partners and close friends. The day and days passed, time passed and they had two babies. He became cheerful, happy and his heart was full of peace and the young tiger was walking up and down quietly and slowly behind the iron railings.




    OT YİYEN KAPLAN

    Genç kaplan kafesinde, demir parmaklıklar ardında, sinirli ve hızlı adımlarla gidip geliyordu. Nedense bugün yüreğini sanki dikenli tel halatıyla sıkıyorlardı. Bu kafese kapatıldığından beri güneş birçok kereler doğup batmıştı. Bir aylık ya vardı ya yoktu. Ormanda gezintiye çıktığı gün avcılar yakalayıp bu hayvanat bahçesine satmışlardı. Daha o zamanlar boyu irice bir kedi boyu kadardı. Zamanla gelişip güçlendi. Kafesi dar değildi,ama o burada yaşamak istemiyordu. Özgür olmak, adını bile unutmaya başladığı, hayali gözlerinin önünden gitmeyen ormana kavuşmak, hayatına kendisi yön vermek istiyordu. İnsanlar akın akın geliyorlar, kafesin önünde durup dakikalarca, hayranlık dolu bakışlarla kendisini seyrediyorlardı.

    O akşamüstü ziyaretçilerin azaldığı zamanda bakıcı kafesi temizleyip, yıkadı. Akşam yemeği olarak yarım koyunu kafesin içine bıraktı. Kapıyı kilitledi, gitti. Bakıcısı kapıyı kilitleyip giderken, genç kaplanın beyninde bir şimşek çaktı. Kilidin yuvasına oturuşu ve anahtarın çevrilirken çıkardığı ses alışılmışın dışındaydı. Oldukça hassas kulakları onu yanıltmıyorsa, kapı tam olarak kilitlenmemişti. Kafese bırakılan eti yedikten sonra, her zamanki voltalarına başladı. Ziyaretçiler tekrar çoğalmaya başladılar. İnsanlar akşam yemeklerini yemişler, eğlenmek, dinlenmek için parklara, bahçelere gidiyorlardı. Genç kaplanın yüreğini saran sıkıntı gitmiş, gitmiş kilidin anahtar deliğinde sıkışmış kalmıştı. Gece yarısı, biraz da şansı yardım ederse, kafesten kaçıp ormanına, özgürlüğüne koşmayı deneyecekti.

    Hava iyice kararmış, vakit gece yarısını geçeli çok olmuştu. Görünürde kimseler yoktu. Genç kaplan güçlü pençeleriyle kapıya hızla asıldı. Tam olarak kilitlenmemiş kapı açılıverdi. Kafesten süratle dışarı fırladı. Sağ yola saptı. Bu yol ilerdeki ağaçlıkta son buluyordu. Kafeste gidip gelmek, dışarıda koşmaya benzemiyordu. Oldukça yorulmuştu. Durup dinlendikten sonra hayvanat bahçesi duvarından atladı. Ormana doğru koşarak karanlıklarda kayboldu.

    Genç kaplan dağlar, tepeler aştı, soğuk sulardan içti. Üç gün üç gece sonra, sabah güneş doğarken, daha çok küçükken yakalanıp götürüldüğü büyük ormana vardı. Özgürdü artık, içi içine sığmıyordu. Neşeli neşeli yürürken karnının acıktığını hissetti. Kaçtığından beri heyecandan üç gündür bir şey yememişti. Sadece su içmişti. Kafeste sabah akşam bakıcısı et getirirdi. Avcılar yakalamadan önce annesi beslerdi. Fakat bu uçsuz bucaksız ormanda yaşam çok farklıydı. Şimdi ne annesi vardı, ne bakıcısı vardı. Kafesten kaçmadan önce düşünemediği bir şeydi bu: Ne ile karnını doyuracaktı?

    Böyle düşünüp yürürken, ilerdeki otlukta bir geyik gördü. Geyik, arada sırada etrafına bakınıp tekrar ot yemeğe başlıyordu. Geyik, aniden koşmaya başladı. Aynı anda yan taraftaki çalılıktan iki kaplan fırladı. Biraz sonra geyiğin önüne iki kaplan daha çıkınca geyik dört yandan sarılmıştı. Belli kaplanlar geyiği yakalamak için tuzak kurmuşlardı. En iyi savunma hücumdu. Cesur geyik, son bir gayretle ileri atıldı. Kendisine en yakın kaplana sivri boynuzlarıyla müthiş bir kesme vurdu. Kaplan kanlar içinde sırtüstü yuvarlandı. Hafif yana döndü. Önündeki ikinci kaplana da aynı şekilde vurmak istedi. Fakat tutturamadı. Peşinden gelen diğer kaplanlar da yetişmişti. Geyik, ne kadar kuvvetli olursa olsun, üç tane kaplanla baş etmesi olanaksızdı. Kaplanlar, güçlü pençeleriyle vurarak geyiği yere yuvarladılar ve öldürüp yediler. Daha sonra çekilip gittiler.

    Genç kaplan, olduğu yerde donmuş kalmıştı. İnanılmaz gözlerle bakıyordu. Gördüğü bir vahşetti. Fakat orman kanunları böyleydi. Zayıf daha kuvvetliye yem oluyordu.“ Demek ki ” dedi, “ kaplanlar böyle karınlarını doyuruyorlarmış. Ben de kaplan olduğuma göre benim de canlıları avlayıp yemem lazım. Ben karnımı doyurmak için diğer hayvanları öldüremem. Kimse beni öldürmeye alıştırmadı. Öldürmeyi bilmiyorum ve öldürmenin gerekliliğine inanmıyorum. Geyik ot yiyerek besleniyordu. Gücü kuvveti yerindeydi. Ot yiyen hayvanlar güçlü oluyormuş. Başka çarem yok, ya aç kalacağım ya da ot yiyeceğim. Varsın “ kaplan ot yer mi “ varsın “ ot yiyen kaplan olur mu “ desinler.

    Aradan bir ay geçti. Ot yiyen kaplan ormanda aradığı huzuru bir türlü bulamadı. Kaplanlar onu aralarına kabul etmişlerdi ama ormandaki yaşam ot yiyen kaplana ters geliyordu. Neden geyik, karaca, tavşan gördüklerinde aniden saldırganlaşıyorlardı. Onlar öldürmek için programlanmışlardı, yaşamak için öldürmek zorundaydılar. Bu tarafta bir kaplan ot yiyerek yaşıyordu, bunu da düşünmek lazımdı.

    Ot yiyen kaplan bir gün ormanda gezerken karşısına bir tavşan çıktı. Tavşanın kendisini görüp de kaçmamasına şaşırdı. Hayret, tavşan üstüne doğru geliyordu. Kenara çekilmek istedi, çekilemedi. Ayakları tutulmuştu. Tavşan, ot yiyen kaplana çarpıp sırtüstü düştü. Daha sonra yattığı yerden doğrulup onun yüzünü elledi, yanaklarını okşadı. “ Sen ot yiyen kaplan mısın? “ diye sordu. Ot yiyen kaplan gık diyemedi. Dili damağına yapışmıştı.

    Tavşan: “ Tabii canım, sen ot yiyen kaplansın. Ağzın öteki kaplanlar gibi kan kokmuyor. Bak ot yiyen, şöhretin kulağıma kadar geldi. Sen ormana alışamazsın, hayvanat bahçesine dönmelisin. Duyduğuma göre, kaplanlar senin gözlerinin önünde bazı hayvanları öldürüp, seni de öldürmeye alıştırmak isterlermiş. Eğer öldürmeye alışamazsan kaplanlar seni öldürürler. Sen beni dinle ve çek git buralardan “ dedikten sonra yürüyüp gitmek isterken az ilerdeki bir çukura düştü. Ot yiyen kaplan tavşanı çukurdan çıkardı ve onun yüzüne dikkatle bakınca göz çukurlarının boş olduğunu gördü. Gözleri yoktu bu tavşanın. Kör bir tavşan diye geçirdi içinden. Onu sırtına bindirdi ve yuvasına götürüp bıraktı.

    Ertesi gün kör tavşanı yuvasında ölü olarak bulan ot yiyen kaplan gözyaşlarını tutamadı. Şimdiye kadar kör tavşana dokunmayan kaplanlar onu ot yiyen kaplanın sırtında giderken görünce kıskanmışlar ve öldürmüşlerdi. Ot yiyen kaplanın yüreği nefretle doldu. Bu kadarı da fazlaydı artık. Ne istemişlerdi garip bir tavşandan. Son sürat koşarak kaplanların arasına dalan ot yiyen kaplan otuzdan fazla kaplana rest çekti. “ Kör tavşanı öldürmek kolay, sıkıysa gelin beni de öldürün. “

    Kaplanların beklediği buydu zaten. Ot yiyen kaplanı çileden çıkarıp üstlerine saldırtacaklar sonra parça parça edeceklerdi. Evdeki hesap her zaman çarşıya uymazdı. Aniden ortalık karardı ve şiddetli bir yağmur başladı. Şimşekler çakıyor, yıldırımlar düşüyordu. Kaplanlar sağa - sola kaçıştılar ama ot yiyen kaplan kaçmadı. Sırılsıklam oluncaya kadar bekledi. Yarım saat sonra yağmur dindi. Güneş açtı, ortalık aydınlandı. Ot yiyen kaplan gece yarısına kadar oralarda gezindi. Gelen giden olmadığını görünce beklemekten bıkıp uzaklaştı gitti. Orman işi buraya kadardı. O, şimdi hayvanat bahçesine dönmeye kararlıydı.

    Birkaç gün sonra sabaha karşı bakıcısı onu kafesin önünde beklerken buldu. Ot yiyen kaplan biraz sonra kafese girecek ve bakıcısı kapıyı üstüne kilitlerken, “ Kilit yeni değişti, bir daha kaçma numarasına kalkışamazsın, çünkü artık imkansız “ demesine karşılık, içinden “ Yuvam burası, ben kafes kaplanıyım. Hem istesem de ormana gidemem. Bana göre değilmiş orası “ dedi.

    İki ay sonra kafesine dişi bir kaplan getirilince yüreği kıvançla doldu genç kaplanın. Eş oldular birbirlerine ve kaynaşıverdiler. Gün döndü, günler döndü, zaman geçti ve iki tane yavruları oldu. Neşelendi, mutlandı, huzur doldu yüreği ve genç kaplan artık kafesinde, demir parmaklıklar ardında sakin ve yavaş adımlarla gidip geliyordu.


    Serdar Yıldırım

  3. #3

    Standart Cevap: İngilizce Hikayeler - Türkçe Tercümeli

    THE FROGLET

    A froglet living in a pond, which was in a heavily forested area, was complaining about not having any friends. This froglet spent most of his time swimming in the pond, sometimes he got out of the water and strolled on the grass by jumping. Every day was completely the same as the former day. Every day the same thing, the same things. The endless monotony made him tired. One day the froglet got angry with himself.

    “As if you were curious to spend all your life in this pond! Is the world as small as you thought? Is the world as tiny as it seems? Why don’t you save yourself, leave and go from here? If you say the world is this pond where you live, know that you are not a frog of this world; you are a frog of completely different worlds. Never forget this: You will reach the life you desire only when you go away from this pond.”

    The froglet made up his mind at that moment. He would leave here and set out, would look for friends for himself in the places he would go. The froglet moved forward in the forest for days. Finally the dense trees of the forest became sparse, and he reached a little flat place. He immediately saw a bright thing on the ground. What on earth was that? He was surprised when he looked at the bright thing. There was a frog in that and that frog was looking at him, too. He returned and hid behind a stone. After he got over his first bewilderment, he realized that this bright thing was so slim that there couldn’t be any frog or anything like that in it. Then the situation was clearly obvious: The bright thing must have been a mirror and he had seen himself in it. He took the mirror and leant it on the edge of a tree nearby. He started to do all sorts of amusing things standing in front of the mirror. Sometimes he stood on his two feet, sometimes he jumped, and sometimes he took a deep breath and watched his image in the mirror while blowing out his chest and cheeks. What he liked best of all these motions was seeing himself looking huge in the mirror. He started to take deeper breaths and to seem huger. Finally, such a time came that the froglet become as round as a ball and he realized that he was off the ground and rising.

    The froglet acted as if nothing had happened. He breathed out a little when he had risen nearly ten metres of the ground. It was unnecessary to rise any more. He was not a bird to flap his wings, to rise into the sky, to fly as high as he possibly could. He was just a little froglet. It was said that it was not possible that frogs could fly; it was like a dream but real. He was already flying. He looked around haphazardly. He looked in all directions. He had come from the forest, so he would go back that way. He stretched his front right left in the direction he wanted to go in an automatic motion. Amazing!... He had suddenly turned to face the way he wanted to go. Although he had turned, he was still floating motionless. He suddenly remembered that he used his back legs to move forward in water. He pulled his back legs slowly to his chest, pushed them backwards, pulled, and pushed. What he had thought was completely right. He was able to move forward. He would be able to move forward as much as he wanted to, would be able to go down wherever he wanted.

    After flying a while the froglet noticed an old frog lying at full length near a river. He thought “the old frog must have an illness”.

    “Because no frog lies in the open like this. If he lies, it means that he is inviting danger. Let’s go down and have a look what his problem is.”

    This meadowland where the old frog had fallen and stayed was a picnic area. People used to spend their weekends here on sunny summer days and have picnics. Someone who wasn’t in his right mind had drunk what was in a bottle he had brought with him, and had thrown and broken the bottle while going. So the old frog had injured his foot when he stepped on a piece of the broken bottle and had fainted because he couldn’t endure the pain any more. When the old frog regained consciousness, he told the things that had happened and wanted the froglet to help him.

    After the froglet said:

    “Sir, I have never faced a situation like this before. That piece of glass must be taken out of your foot. I can’t do this, but while I was coming I saw two children fishing further down the river. I will go and call them, they may help you”, and he went away jumping.

    When the froglet came near the children, he said:

    “Could you help, please? An old frog has been injured and is lying over there. Please come with me and help him, save him. It is a good thing to do kind deeds. Come on children, stand up please, and come with me”

    The children succumbed to the froglet’s entreaties, took their fishing lines out of water, put them aside and followed the froglet. After a short while the piece of glass had been taken out of the old frog’s foot and the injured part had been covered with a clean cloth.

    After the children went, the froglet acted as a crutch for the old frog and brought him to a quiet and secluded place. After the old frog had thanked the froglet for the things he did, he said:

    “I wonder if they would listen to me if I called out to all living things to be good, as good deeds are very few and far between. For some reason or other everybody continues a never ending race by saying let’s do him/her harm, hit him/her first before another one does me harm. Let’s give up this meaningless evil race, let’s become like brothers, cooperate and run towards happiness. I am fed up with seeing evil, getting sad and crying all the time” and when he finished his words he started crying. The old frog’s crying caused the froglet to shake.

    “Stop crying now old frog, wipe off your tears. We will behave like we are brothers from now on. So evil things are and everyone tries hard to become the first in this race. Therefore I’ve started a race of goodness against that from now on. I will travel all over the world soon and I will tell all the livings things about goodness and also make them participate in this race. The flag of goodness will wave on the flagpole forever.”

    The froglet trusted himself a lot. If you asked why - because he had a big advantage. How quickly you have forgotten, he was able to fly you know! Travelling intercontinental was a piece of cake for him.



    KURBAĞACIK

    Ormanlık bir bölgede bulunan bir su birikintisinde yaşamakta olan kurbağacık hiç arkadaşı olmadığından yakınıyordu. Bu kurbağacık vaktinin çoğunu su birikintisinde yüzerek geçiriyor, bazen de sudan çıkıp, çimenlerin üstünde zıplayarak geziniyordu. Her gün bir önceki günün tıpatıp benzeriydi. Her gün aynı şey, hep aynı şeyler. Bitmek tükenmek bilmeyen bir tekdüzelik kurbağacığı canından bezdirmişti. Kurbağacık bir gün kızdı kendine:

    “ Sanki bütün ömrünü bu su birikintisinde geçirmeye pek meraklısın.. Dünya senin zannettiğin kadarcık mı sanki? Dünya bu kadar küçücük mü sanki? Neden kurtarmazsın kendini buradan, çekip gitmezsin buralardan? Eğer sen bu yaşadığın su birikintisine dünya diyorsan, bil ki, sen bu dünyanın değil, bambaşka dünyaların kurbağasısın..Şunu hiç aklından çıkarma: Arzuladığın yaşama ancak bu su birikintisinden uzaklaşarak kavuşacaksın..”

    Kurbağacık hemen o anda kararını verdi. Buradan ayrılarak yola çıkacak, gideceği yerlerde kendine arkadaş arayacaktı. Kurbağacık ormanda günlerce yol aldı. Artık ormanın sık ağaçları seyrekleşmiş, küçük bir düzlüğe çıkmıştı. Birden yerde parlak bir şey gördü. Bu da neydi böyle? Parlak şeye baktığında çok şaşırdı. Bunun içinde bir kurbağa vardı ve o kurbağa da kendisine bakıyordu. Geriye dönüp, bir taşın arkasına saklandı. İlk şaşkınlığı geçtikten sonra bu parlak şeyin çok ince olduğunu ve içinde kurbağa falan olamayacağını anladı. O zaman durum apaçık ortadaydı: Parlak şey ayna olmalıydı ve aynada kendini görmüştü. Kurbağacık aynayı alarak yakındaki bir ağacın kenarına yasladı. Aynanın karşısına geçerek türlü şaklabanlıklar yapmaya başladı. Bazen iki ayağı üstünde doğruluyor, bazen zıplıyor, bazen de derin nefes alıp göğsünü, yanaklarını şişirerek aynadaki aksini seyrediyordu. Bu hareketlerin içinde en hoşuna giden, aynada kendini iri görmek olmuştu. Gittikçe daha derin nefes alarak daha iri gözükmeye başladı. Sonunda öyle bir an geldi ki, kurbağacık yusyuvarlak oldu ve ayaklarının yerden kesilip yükselmeye başladığını fark etti.

    Kurbağacık hiç bozuntuya vermedi. Yerden on metre kadar yükselince ağzından biraz hava bıraktı. Daha fazla yükselmek gereksizdi. Her işte her şey seviye seviyeydi. Seviyesinin dozunu tam olarak ayarlamalıydı. Bir kuş değildi ki o, çırpsın kanatlarını, yükselsin gökyüzüne, uçsun uçabildiğince..Nereden baksan bir küçük kurbağacıktı. Olmaz denirdi, kurbağalar uçamaz denirdi, hayal gibiydi ama gerçekti. Uçuyordu işte. Kurbağacık şöyle bir etrafına bakındı. Yön tayini yaptı. Ormandan gelmiş, şu tarafa gidecekti. Sağ ön ayağını gideceği tarafa doğru mihaniki bir hareketle uzattı. Hayret!..Gitmek istediği tarafa dönüvermişti. Döndü iyi de hala havada hareketsiz duruyordu. Birden suda arka ayaklarını ileri gitmek için kullandığını hatırladı. Arka ayaklarını yavaş yavaş göğsüne çekti, geriye doğru bıraktı, çekti, bıraktı. Düşündüğü tastamam olmuştu. İlerleyebiliyordu. Artık canının istediği kadar gidip, istediği yerde de aşağı inebilecekti.

    Kurbağacık bir süre uçtuktan sonra bir dere kenarında boylu boyunca uzanmış yatmakta olan yaşlı kurbağayı fark etti. ‘ Mutlaka bir rahatsızlığı vardır yaşlı kurbağanın ‘ diye düşündü.
    ‘ Çünkü hiçbir kurbağa böylesine açıkta yatmaz. Eğer yatarsa bu onun tehlikelere davetiye çıkartması anlamına gelir. İnip bakayım nesi varmış yaşlı kurbağanın. ‘

    Yaşlı kurbağanın düşüp kaldığı bu çayırlık bir mesire yeriydi. İnsanlar günlük güneşlik yaz günlerinde hafta sonlarını burada geçirirler, piknik yaparlardı. Bir kendini bilmez yanında getirdiği şişenin içindekini içmiş, giderken de atmış şişeyi kırmıştı. İşte yaşlı kurbağa önündeki bu kırık şişenin bir parçasına basınca ayağından yaralanmış ve canının çok acımasına dayanamayarak bayılmıştı. Yaşlı kurbağa kendine geldikten sonra olanları kurbağacığa anlattı ve yardım etmesini istedi.

    Kurbağacık:

    “ Efendim, böyle bir durumla daha önce hiç karşılaşmadım. O cam parçasının ayağınızın altından çıkarılması lazım. Ben bunu başaramam. Gelirken görmüştüm. Az ilerde dere kıyısında iki çocuk balık tutuyordu. Gidip onları çağırayım, size yardım ederler herhalde “ dedikten sonra zıplayarak uzaklaştı.

    Kurbağacık çocukların yanına geldiğinde:

    “ Lütfen yardım eder misiniz? Yaşlı bir kurbağa ayağından yaralanmış az ilerde yatıyor. Ne olur benimle gelin ona yardın edin , onu kurtarın. İyilik yapmak sevaptır. Haydi, çocuklar, lütfen kalkın, benimle gelin “ dedi.

    Kurbağacığın yalvarmasına dayanamayan çocuklar, oltalarını sudan çıkarıp bir kenara koydular ve kurbağacığın peşine takıldılar. Biraz sonra yaşlı kurbağanın ayağındaki cam parçası çıkarılmış ve yaralı yer temiz bir bezle sarılmıştı.

    Çocuklar gittikten sonra kurbağacık yaşlı kurbağaya destek oldu ve onu kuytu bir yere götürdü. Burada yaşlı kurbağa, kurbağacığa yaptığı yardımlardan dolayı teşekkür ettikten sonra:

    “ Nedense böylesine karşılık beklemeden yapılan iyilikler, yardımlar pek nadir oluyor. Nedense herkes bir başkası bana kötülük yapmadan ben ondan önce davranıp ona bir kötülük yapayım, ilk ben vurayım diyerek kesinlikle hiç bitmeyecek bir yarışı sürdürüyorlar. Gelin bu anlamsız kötülük yarışından vazgeçin, gelin kardeş olalım, elele tutuşalım, mutluluğa koşalım
    diyerek seslensem ben şimdi tüm canlılara acaba beni dinlerler mi? Hep kötülük görmekten, hep üzülmekten, hep ağlamaktan bıktım artık “ diyerek sözlerini tamamladı ve ağlamaya başladı. Yaşlı kurbağanın ağlaması kurbağacığın silkinmesine sebep oldu.

    “Dur ağlama artık yaşlı kurbağa, sil gözyaşlarını. Bundan sonra ikimiz eş kardeş sayılırız. Demek ki bir kötülük yarışı yapılıyor ve herkes bu yarışı önde bitirme gayreti içinde. Buna karşın ben de şu andan itibaren iyilik yarışını başlatıyorum. Yakında dünya turuna çıkacağım ve tüm canlılara iyiliği anlatarak onların da iyilik yarışına katılmalarını sağlayacağım. İyilik bayrağı sonsuza dek gönderde dalgalanacaktır. “

    Kurbağacık kendine çok güveniyordu. Neden derseniz, çünkü güçlü bir kozu vardı. Ne çabuk unuttunuz, uçabiliyordu ya. Kıtalararası yolculuk onun için hiçten bile değildi.


    Serdar Yıldırım

  4. #4

    Standart Cevap: İngilizce Hikayeler - Türkçe Tercümeli


    KELOĞLAN AND THE SULTAN OF THE SEAS

    Once upon a time, there was Keloğlan. His hair was not that much, but her mind was. He loves to compete ideas with other people and he makes it like a game. He is invited to all the weddind ceremonies that are in his village Alaca, and in neighbour villages Bulaca, Suluca and Kuluca, and he does not let anybody to be the first of the thought competitions. Is it possible to run ideas with Keloğlan? When he ask the question, the contestants are dumbed.


    If the clouds descend to the earth, if the earth rises to sky, in which floor the people are ?
    Who understands if the smoke of a burning fire is not seen?
    What would it be like to walk if the the hands replaced with the feet ?


    Keloğlan, his real name is Abraham, sets off in order to run his intelligence with the Sultan of the seas, who boasts of his intelligence. He run across two men on the road. Men were under a heated debate. After watching the debate for a time, he interrupted them;

    "Wait brothers, do not argue. What you can not share in this huge world, at this mountain? "

    When Keloğlan interrupted them, the men calmed down. One of the men asked to Keloğlan:

    "Friend, where are you from, what is your name? "
    Keloğlan:

    "I am from the Alaca village, behind that mountain. everyone calls me Keloğlan. Tell me brothers, where do you come from, where do you go? What is your name, I want to know."

    One of the men:

    "I heard the name Keloğlan. My name is Hacivat, my brother's name is Karagoz."

    "Wow, Hacivat and Karagöz! I heard your name. you make the paople laugh with your humourous talk." he said and embraced the two inseparable friends.


    Then Karagoz asked:

    "Keloğlan, you're far away from your village. Where are you going? "

    Thereupon Keloğlan told everything and in the end, he told that he sat off in order to run his intelligence with the Sultan of the seas. When he finished his words, Hacivat stood in front of Keloğlan:
    "Hey man, did you go crazy? I also know the sultan of the seas. he says that he will give a sack of gold, he will make him drowned in gold the man who beats me in intelligence competition but he have not give anyone a sack of gold. He drowns people in other way, not with gold! ıf you fall into hangman's clutches, then it is a pity for you.”
    Karagöz was angry as Hacivat:

    " Hey Sultan of balds .. Hacivat and I are at your command if you give up that bad idea. you are twenty or maybe less. you are so young. Do not go, please.”


    Karagöz and Hacivat talked Keloğlan round to discourage him , but is it possible to deter him? he dad not accept deterring in any way. When the dream comes true, when the tale of a legend mixed up in the dream, Hacivat suddenly stretched lines of his face, frowned and began to speak:

    "Look Keloğlan, nobody puts her life on a death game, that is likely to be zero chance of winning. you knew me andKaragöz. We do not know what is a lie, do not give up accuracy, we know your secret as if it was our own secret and tell nobody. considering that you endanger your life, did the sultan of the seas hurt one of your friend or relative? "

    After Hacivat's speech, he began to tell the secret that worry him since childhood, in tears:
    "My mother told. my father's name was Mehmet. He was a villager but he was very clever. When I was a young boy,the sultan of the seas, who heard my father's intelligence, had invited my father to compete ideas to his palace. he had gone and never turned back.. When the cruel sultan saw that my father is smarter than himself, he had my father drowned. I'll go in now, and take my father's revenge! and there is a situation like this. I paid attention, while people chat, they say the sultan, king, emperor, king, sultan, however, there are so many cruel people among them. Dungeons are fulled with unjustly tortured people. Is it fair? One of the sultan, gather up the army, attack a country full of good people living in their own state, cause hundreds of thousands of people to die. What happens then? He added new territorries to his country , expanded his country. This kind of men are known as a great sultan, a great king. It is a great shame if the red-haired, red-bearded pirate in the sea known as the Sultan of Sultans will be called as a great sultan.


    Hacivat : "You're right, Keloğlan. this situation also draw my attention. These manuscripts. some of them are from centuries ago. There are always battles in the history books. History, should not mean war. Remove war from the history books, Hacivat Karagöz will remain backward. Will not, Karagöz? "

    Karagöz: "What do you say, Hacivat? We do not like a war. Why do we let people write us in history books. "

    The conversation went down Between them like water. they talked so many issues. Especially when talking about his father, Keloğlan's explosion of a volcano after many years was confirming an ongoing wrong for centuries? to provide integrity on thoughts, will cause to establish association among ideas, Keloğlan will take Karagoz and Hacivat with him, a farm owner would sell them three horses, they would depart immediately, several days would pass, weeks would pass, entry to the seas sultan's land would be made, by the sea, in steep cliffs above the tyrant's palace and they would go next to the Sultan of the seas.


    Keloğlan was in the presence of the sultan sea now, Karagöz and Hacivat were among the audience, in the saloon. A little later, David sound of Sultan of the sea begun echoing in the hall:

    "You are the one who came to compete your intelligence with me, are not you? Your name is Keloğlan It is said that the one who does not have hair, does not have intelligence, too. If you were intelligence, you would not challenge me."

    Keloğlan gave that answer to this question: "My Sultan, I have no hair, but I have mind.


    Since Sultans of the seas, did not expect an answer like that, he looked his right and left. In the room, every head was bowed. Keloğlan, was standing in front of him like a tree. He was brave. It seemed as though he would be able to respond to every question. Sultan of the sea frowned and threw a hard stare toward Keloğlan but Keloğlan did not care.
    Sultan of the sea shouted while he brushed up: "contemptible man, kneel in front of me immediately.”

    "My Sultan, is it possible? This is a competition. Do not interfere in my business. Conditions are equal. Never mind your and now, let me ask a question and advise me. It is not in that hand, not in the other hand. What is the name of the thing which is not in my hands?"Hey shameless man! What kind of question is this? Executioners! Took him from there and cut his head."

    Two executioners came and then grab him and took him to the dungeon at the ground floors of the palace.
    At midnight, Hacivat and Karagöz went to prison and Hacivat met his distant relative of the guardian. Hacivat told the man let Keloğlan go, and nobody would be said by anyone. And upon the request of Hacivat and his ten gold, the guardian took Karagöz, Hacivat and Keloğlan from a secret passage out of the palace.
    The guardian: "Look, I am in this dungeon for twenty years. I killed hundreds of people who rebelled my Sultan, who opposed him, who was enemy, who did not bow. So far, even one prisoner did not survive. I'm leaving for Hacivat's sake. After he told that “If you come into the dungeon again, woe! Not one Hacivat, thousands of Hacivat cannot save you” he had hit such a hard a slap in the neck that he make him dust and soil.

    After the guardian went, Karagöz and Hacivat embraced Keloğlan and took him and escaped. Keloğan deluged with death for days. When he sobered up, he asked: "What happened? Where am I?"

    Hacivat on it: "In the mountain, slope we are, Keloğlan. You slept for full six days not knowing himself. You sweated. The guardian let you go."

    The man: "Oh, my neck, what a guardian is he? He slapped my neck so hard that it is impossible to describe. He struck to kill."

    Hacivat: "Surely he shot to kill. If the Sultan of the sea hears that he left you, he will get him hanged on the highest pole. Now, be wise man, you took your father's revenge. Accept this like that. Leave the country of Sultan of the seas. Yes go to your village to your house and live your life.


    They brought up Keloğlan, who recovered later, near his village Alaca. Hacivat and Karagöz, who took promise from Keloğlan that he will not challenge the Sultans of the seas and returned to Bursa.


    THE END



    KELOĞLAN DENİZLER PADİŞAHINA KARŞI

    Bir Keloğlan varmış. Bu Keloğlan'ın saçı yokmuş ama aklı çokmuş. Herkesle fikir yarıştırmayı sever, bunu bir oyun haline getirirmiş. Kendi köyü Alaca, komşu köyler Bulaca, Kulaca ve Suluca'da yapılan düğünlere davet edilir ve akıl-fikir yarışmalarında ilk sırayı kimselere bırakmazmış. Mümkün mü Keloğlan'la akıl-fikir yarıştırmak? Keloğlan sorusunu sordu muydu yarışmacılar dilsiz kesilirmiş.

    Bulutlar yere inse, yer göğe çıksa, insanlar hangi katta bulunurlar?
    Yanan bir ateşin dumanı görünmese bunu kim anlar?
    Eller ayaklarla yer değiştirse yürümek nasıl olurdu?

    Asıl adı İbrahim olan Keloğlan, zekasının çokluğuyla her zaman öğünen denizler padişahı ile akıl-fikir yarıştırmak için, yola çıkmış.
    Keloğlan yolda iki adama rastlamış. Adamlar, hararetli bir şekilde tartışmaktaymış. Keloğlan bir süre adamların tartışmasını izledikten sonra, araya girmiş:

    “ Durun ağalar, etmeyin, eylemeyin. Şu koca dünyada, bu dağ başında neyi paylaşamazsınız? “

    Keloğlan’ın araya girmesiyle adamlar sakinleşmiş. Adamlardan biri, Keloğlan’a sormuş:

    “ Arkadaş, nerelisin, adın ne? “

    Keloğlan:

    “ Şu dağın ardında kalan Alaca köyündenim. Herkes, bana Keloğlan der. Söyleyin bakalım ağalar, nereden gelir, nereye gidersiniz? Adınız nedir, bir öğrenelim. “

    Adamlardan biri:

    “ Keloğlan adını duymuşluğum vardı. Benim adım Hacivat, kardeşliğimin adı Karagöz’dür. “

    “ Vay, Hacivat ve Karagöz!.. Ben de sizin adınızı duymuştum. Nükteli konuşmalarınızla etrafınızdakileri güldürürmüşsünüz “ diyen Keloğlan, iki ayrılmaz dostla kucaklaşmış.

    Daha sonra Karagöz sormuş:

    “ Keloğlan, sen köyünden çok uzaktasın. Nereye böyle? “

    Bunun üzerine Keloğlan, olanı-biteni anlatmış ve sonunda, denizler padişahı ile akıl-fikir yarıştırmak için yola çıktığını söylemiş.
    Keloğlan sözlerini tamamladıktan sonra Hacivat karşısına dikilmiş:

    “ Be Keloğlan, sende hiç akıl yok mudur? Denizler padişahını ben de bilirim. Akıl-fikir yarışında beni yeneni altına boğarım der ama kimseye beni yendin, al bir çuval altını demedi, kimseyi altına boğmadı. O’nun boğdurması başka türlü. Cellâtlarının eline düşenin vay haline. “

    Karagöz’ün de kızgınlıkta Hacivat’tan aşağı kalır yanı yokmuş:

    “ Bre kellerin padişahı.. Biz Hacivat’la ikimiz senin emrindeyiz. Yeter ki, o kötü fikrinden vazgeç. Bak yirminde varsın, yoksun. Hayatının baharındasın. Gel gitme. “

    Karagöz ile Hacivat uzun süre dil dökmüşler fakat Keloğlan’ı vazgeçirmek ne mümkün? Rüzgâr diyormuş da fırtına demiyormuş. Hayalin gerçeğe, masalın efsaneye karıştığı bir anlık zaman diliminde aniden Hacivat’ın yüz hatları gerilmiş, kaşları çatılmış ve konuşmaya başlamış:

    “ Bak Keloğlan, hiç kimse kazanma ihtimalinin sıfır olduğu bir şans oyununa parasını, bir ölüm oyununa hayatını koymaz. Karagöz’le beni az buçuk tanıdın. Yalan nedir bilmeyiz, doğruluktan şaşmayız, sırrını sırrımız bilir, kimselere açmayız. Hayatını ortaya koyduğuna göre, bu Denizler Padişahı senin tanıdık veya akrabana mı bir zarar verdi? “

    Hacivat’ın kararlı konuşması üzerine, çocukluğundan beri beynini kemiren sırrı, Keloğlan gözyaşları içinde anlatmaya başlamış:

    “ Anam anlattıydı. Babamın adı Mehmet’miş. Köylüymüş ama çok zekiymiş. Ben küçük bir çocukken, babamın çok zeki olduğunu duyan denizler padişahı babamı sarayına akıl–fikir yarıştırmak için, davet etmiş. Gidiş o gidiş. Babamın kendinden daha akıllı olduğunu gören zalim, babamı boğdurtmuş. Ben şimdi gidip de, o zalimden babamın intikamını almaz mıyım? Bir de şöyle bir durum var. Dikkat ettim, halk arasındaki konuşmalarda padişah, kral, imparator, şah, sultan diyorlar, o kadar zalimler var ki aralarında. Zindanlar haksız yere işkence gören, karanlık ve nemli taş odalarda ömür törpüleyen insanlarla dolu. Olur mu böyle şey? Padişahın biri, ordusunu toplayıp, kendi halinde yaşayan, iyi insanlarla dolu bir ülkeye saldırıyor, yüzlerce, binlerce insanın ölümüne sebep oluyor. Sonra ne oluyor, ülkesine yeni topraklar kattı, topraklarını genişletti, fethetti, aldı. Böyleleri büyük padişah, büyük kral namıyla anılıyor. Kızıl saçlı, kızıl sakallı bir korsan olan denizler padişahı da gelecekte büyük padişah olarak anılacaksa yazıklar olsun. “

    Bunun üzerine Hacivat: “ Dediğin doğru, Keloğlan. Benim de dikkatimi çeker bu durum. Şu el yazması kitaplar. Yüzyıllar öncesinden kalanlar var. Tarih kitaplarında hep savaşlar var. Tarih, savaş demek olmamalı. Tarih kitaplarından savaşı çıkarın, geriye Karagöz ile Hacivat kalır. Öyle değil mi Karagöz’üm? “

    Karagöz: “ Sen ne diyorsun, Hacivat? Bir savaşı sevmeyiz. İnsanlar neden bizi tarih kitaplarına yazsınlar. “

    Onların aralarındaki bu konuşma su gibi akıp gitmiş. Daha neler konuşmuşlar, neler. Özellikle babasından bahsederken, Keloğlan’ın, yıllardır için için yana bir volkanken aniden patlaması, yüzyıllardır süregelen bir yanlışı doğruluyor nitelikte miymiş? Düşüncede bütünlük sağlamak, aralarında fikir birlikteliği kurmalarına neden olacak, Keloğlan’ın yanına Karagöz ile Hacivat’ı katacak, yakındaki bir çiftlik sahibi onlara üç at satacak, fazla eğlenmeden yola çıkılacak, aradan günler, haftalar geçecek, denizler padişahının ülkesine giriş yapılacak, deniz kenarında, sarp kayalıklar üstündeki zalimin sarayına varılacak ve hoş geldin, beş gittin huzura çıkılacakmış.

    Artık Keloğlan, denizler padişahının huzurunda, Karagöz ile Hacivat salonun bir köşesinde seyirciler arasındaymış. Biraz sonra denizler padişahının davudi sesi salonda yankılanmaya başlamış:

    “ Benimle akıl–fikir yarıştırmak için, gelen sen misin? Adın Keloğlan’mış. Saçı yok olanın aklı da yok derlerdi de inanmazdım. Aklın olsa, şu kadarcık halinle, benim gibi heybetli bir padişahın karşısına çıkar mıydın? “

    Bu soruya Keloğlan şu cevabı vermiş: “ Padişahım, saçım yoktur ama aklım çoktur. Şu kadarcık değil de, bu kadarcık olsaydım, bu salona sığmaz, dışarı taşardım. “

    Denizler padişahı, Keloğlan’dan böyle bir cevap beklemediği için, sağına, soluna bakınmış. Salondaki bütün başlar öne eğilmiş. Keloğlan ise, dimdik karşısında duruyormuş. Başı dik, alnı açıkmış. Cesurmuş. Sorulacak her soruya karşılık verebilecek gibi görünüyormuş. Denizler padişahı kaşlarını çatıp, Keloğlan’a doğru sert bir bakış fırlatmış. Keloğlan oralı olmamış.

    Bunun üzerine denizler padişahı ayağa fırlarken, bağırmış: “ Rezil herif, hemen diz çök karşımda. “

    “ Padişahım, olur mu? Bu bir yarışma. Benim işime karışma. Şartlar eşit olacak ki, tadı çıksın; Keloğlan’ın kel başında saç çıksın. Hem sen şimdi padişahlığı boş ver, bir soru sorayım da bana akıl ver. Bu elimde yok, bu elimde de yok. Ellerimde yok olan şeyin adı nedir? “

    “ Bre densiz, bu ne biçim sorudur? Cellâtlar, alın bunu başımdan, koparın gövdesini başından. “

    İki cellât gelmiş ve Keloğlan’ı kaptıkları gibi sarayın yer altı katlarında bulunan zindana götürmüşler.
    Gece yarısı Karagöz ile Hacivat zindana inmiş ve Hacivat uzaktan akrabası zindancıbaşıyla görüşmüş. Keloğlan'ı salıvermesini, bu durumun kimse tarafından bilinmeyeceğini söylemiş. Hacivat'ın ricası ve verdiği on altın üzerine zindancıbaşı, Keloğlan ile Karagöz ve Hacivat'ı gizli bir geçitten saray dışına çıkarmış.

    Zindancıbaşı: " Bak Keloğlan, yirmi yıldır bu zindandayım. Padişahıma isyan eden, karşı çıkan, düşman olan, boyun eğmeyen yüzlerce insanın hayatına son verdim. Şimdiye kadar bir kişi bile, bu zindandan sağ kurtulamadı. Hacivat'ın hatırına seni bırakıyorum. Eğer ki, bir daha bu zindana gelirsen, vay haline! Bir Hacivat değil, bin Hacivat gelse seni kurtaramaz, dedikten sonra, Keloğlan'ın ensesine öyle sert bir tokat vurmuş ki, onu toza, toprağa bulamış.

    Zindancıbaşı gittikten sonra, Karagöz ile Hacivat, Keloğlan'ı kucakladıkları gibi oradan kaçırmışlar. Keloğlan günlerce ölümle cebelleşmiş. Gitmiş, gitmiş, gelmiş. Sonradan Keloğlan biraz kendine gelince sormuş: " Ne oldu? Neredeyim ben? "

    Bunun üzerine Hacivat: " Dağda, bayırdayız, Keloğlan. Tam altı gündür kendini bilmeden yattın. Terledin, durdun. Zindancıbaşı gitmene izin verdi. "

    Keloğlan: " Of, ensem! Ne biçim zindancıbaşıymış o. Enseme öyle bir tokat vurdu ki, tarifi imkansız. Sanki öldürmek için vurdu. "

    Hacivat: " Tabi öldürmek için vurdu. Seni bıraktığını denizler padişahı bir duyarsa, zindancıbaşını en yüksek direğe astırır. Artık akıllan Keloğlan, babanın intikamını aldın. Bunu böyle kabul et. Denizler padişahının ülkesini terk et. Var git köyüne, evine. Kur düzenini rahat et. "

    Daha sonra kendine gelen ve iyileşen Keloğlan'ı, Alaca Köyü'nün yakınlarına kadar getirmişler. Keloğlan'dan bir daha denizler padişahıyla uğraşmayacağı sözünü alan Karagöz ile Hacivat, Bursa'ya dönmüş.


    Serdar Yıldırım

  5. #5

    Standart

    ROBOT EAGLE

    Professor Jack Stingo used to make some experiments, was trying to invent things in his free time on the basement floor of his house, which he converted into a laboratory. In the last few years he paid all his attention to make a robot eagle and concentrated his works on this way. He had already made two robot eagles and had flown them with a remote control in his house’s large garden, which was in the ghetto, but that was not his main aim.

    Professor Jack Stingo knew that making a well – developed robot eagle was in turn. This robot eagle would have a lot more different qualifications than the other robot eagles: It would have all the information it should know through the mini computer in its brain and it would search the eagles’ lives by having close relationships with them by the light of this information. It would transfer its observations to the professor’s computer in the laboratory after interpreting them in the mini computer in its brain. By the way everything he saw through the camera in its eyes would be seen by the professor on the computer’s screen being in the laboratory.

    The desire to learn new and different knowledge was an unforsakeable passion of human mentality and it wasn’t contended with that and the effort to learn even the unknown would be used as a springboard and each new knowledge could be presented for the good of mankind.

    Professor Jack Stingo completed to make the robot eagle after a tiresome work, which lasted three years; he took the robot eagle out to the garden, turned back to the laboratory, sat in front of his computer and he made the robot eagle fly by actuating the remote control. After touring a little, the robot eagle headed for towards the mountains. It would join the eagles living at the steep and rugged reef and would search their lives. After flying a while, the robot eagle saw an eagle flying by making large circles at a very high level. What was this eagle doing? What was its aim of flying by making large circles? It should be asked him. It rose. When it came near to the eagle it asked:
    “Excuse me, why are you turning all the time there?” The eagle showed a very harsh and brutal reaction:
    “Shut up, go away, don’t you have any business? Push off…”

    The robot eagle immediately went away from there. What kind of an eagle was that? He had apologized and asked why he had been turning. Why had the eagle dismissed him? The robot eagle passed that night in peace. The following day when he nearly had reached the steep and rugged reef, he saw an eagle nest. There were two eagles and a nestling, he headed towards them. The two eagles left the nest at he same time and they held up. After one of the eagles said:

    “What do you think you are doing? What impertinence! I was chasing a game yesterday, you made me talk just before I would chase, and you made me miss my game and today you are trying to come to my nest. These are terrible mistakes and there is no mercy for them. An eagle has to know these wherever on earth he lives. I don’t know why but I think that you have made these mistakes without knowing. If you knew them, you couldn’t stand so calm before me. Now go away from here without saying anything and never meet me again. I will pull you to pieces at your third mistake. Oh, he is still standing”, he wanted to throw himself into the robot eagle. The robot eagle immediately turned back and started to run away from there as quick as possible. The eagles turned back to their nests after chasing the robot eagle for a while. The robot eagle went down to a reef, which was on the hillsides of a mountain, after flying for nearly half an hour. The environment was quite silent. He started to interpret the events on his mini computer in his mind and transfer all the talks to the professor’s computer. After he finished the process, he heard an eagle’s voice while he was trying to find to which way he should fly.

    “Hey buddy!... What are you doing there? May I come near you?” The robot eagle turned his head to left and looked. An eagle had perched on the reef further and was shaking one of his wings. “If you want to talk, I can come near you. Would you like me to come, buddy?” This was a chance that the robot eagle sought but couldn’t find. The chance was there for him. It was called chance and he wouldn’t miss the chance.
    “Come on buddy, let’s come and talk!” The eagle flew and perched near the robot eagle.
    “I have been watching you for a while, buddy. You were quite dreamy a few minutes ago, as if your body was here but your mind was in another place or let’s say you seemed me like that.”
    “What you have said might be true in some way. Everything has a reason. If you move backwards from here, you will reach the occurrence; if you move forwards, you will reach the result.”
    “It is possible to reach the result by eliminating the reasons of its occurrence, isn’t it buddy?”
    “Completely right. Let’s talk in short! I am a robot eagle made by a scientist called Professor Jack Stingo. I am on duty to search the eagles’ lives. The number of the eagles in the world is decreasing steadily. This situation is known by the mankind and studies are done so that the eagles breed won’t become extinct. The professor will present the knowledge, which he has got through me, for the mankind’s opinion and the things that people know will consolidate with the new knowledge about the eagles. The studies made by this knowledge’s light will make the eagles propagate. It must be your duty to attend to such a useful aim as an eagle.” After the eagle looked very puzzled at the robot eagle’s face, he recovered himself.

    “That means to say that you are a robot eagle. You were behaving strangely but if you hadn’t told me, I wouldn’t have understood that you were a robot. Anyway we mostly hunt during the day. Each eagle has a different game reserve. An eagle can’t enter another eagle’s game reserve. It is forbidden. We don’t like being disturbed while chasing a game and relaxing in our nest. If somebody disturbs, they will be reacted and put in their places. We don’t often push and shove one another. Its reason is that two eagles rarely come together and see each other except the family. As you know the eagles are the rulers of the skies. No other flying creature can break a lance with us. We build our nests on the summits of the mountains, at the steepest and most unreachable places of the reefs. We live there away from the strangers’ eyes. Sometimes a snake comes, from where I don’t know, and pesters the eggs in the nest. If there are three eggs in the nest, it certainly snatches one or two of them.

    It is impossible to leave the nest when there are eggs. We hunt snakes every day but since they propagate very quickly, those snakes’ numbers never decrease. It is a problem even they exist or not. By the way the people shoot and kill them with rifles. Why do people kill the eagles although they don’t eat their meat? No, such a nonsense thing can’t happen. If there weren’t any eagles, there would be snakes and centipedes everywhere. Common voles would be come across at every step. If these common voles propagate, there would neither be fields and vineyards nor gardens. They would wipe away all the crops. As a result the ones would be the people who would go hungry, this is my remark.”

    The following talks were in the way of question – answer. The robot eagle asked the questions that he couldn’t answer, and the eagle answered. After talking a little more for a while the robot eagle said:

    “That’s enough, thank you buddy.” The eagle said “Thank you actually, buddy” and it flew away. The robot eagle immediately transferred the talks to the professor’s computer. The robot eagle, who continued his observations for a few more days in the environment, set off his journey to return. The information that has been got would be presented to the people’s remark through publication after being compiled.


    ROBOT KARTAL



    Profesör Jack Stingo üniversitedeki görevinden arta kalan zamanlarda laboratuvar haline getirdiği evinin bodrum katında çeşitli deneyler yapıyor, yeni buluşlar gerçekleştirmeye çalışıyordu. Son birkaç yıldır bütün dikkatini robot kartal yapımına vermiş ve çalışmalarını bu yönde yoğunlaştırmıştı. Gerçi şimdiye kadar iki robot kartal yapmış ve bunları şehrin varoşlarındaki evinin geniş bahçesinde uzaktan kumanda ederek uçurmuştu, ama onun asıl amacı bu değildi.

    Profesör Jack Stingo sıranın son derece geliştirilmiş bir robot kartal yapımına gelmiş olduğunu biliyordu. Bu robot kartal diğer robot kartallardan pek çok farklı özelliklere sahip bulunacaktı: Kafasının içine yerleştirilmiş mini bilgisayar aracılığıyla bilmesi gereken tüm bilgilere sahip olacak ve bu bilgilerin ışığında kartallarla yakın ilişkiler kurarak onların yaşantılarını araştıracaktı. Edindiği izlenimleri kafasındaki mini bilgisayarda değerlendirip anında profesörün laboratuvarındaki bilgisayara geçecekti. Ayrıca gözlerindeki kameralar ile gördüğü her şey laboratuvardaki bilgisayarın ekranında profesörün görüşüne açık olacaktı.
    Yeni ve değişik bilgiler öğrenmek isteği insan zekasının vazgeçilmez tutkusuydu ve bilinen ile yeterli kalınmayıp bilinmeyeni de bilmek için harcanacak çaba, insanoğlunun gelecekte edineceği yeni bilgilere atlama taşı olabilirdi ve her yeni bilgi insanlığın yararına sunulabilirdi.

    Profesör Jack Stingo üç yıl süren yorucu bir çalışmadan sonra, robot kartalın yapımını tamamladı; robot kartalı bahçeye çıkardı, laboratuvara döndü, bilgisayarın başına geçti ve uzaktan kumanda aletini çalıştırarak robot kartalın uçmasını sağladı. Robot kartal evin üzerinde birkaç tur attıktan sonra dağlara doğru yöneldi. Sarp ve yalçın kayalıklarda yaşayan kartalların arasına karışıp, onların yaşantılarını araştıracaktı. Robot kartal bir süre uçtuktan sonra çok yükseklerde geniş daireler çizerek uçmakta olan bir kartal gördü. Bu kartal ne yapıyordu böyle? Onun geniş daireler çizerek uçmaktaki amacı neydi? Bunu ona sormak lazımdı. Yükseldi. Kartalın yanına yaklaşınca:

    “ Özür dilerim, niye dönüp duruyorsun orada? “ diye sordu. Bunun üzerine kartal sert ve çok şiddetli bir tepki gösterdi:

    “ Sus, kaç oradan, işin yok mu senin? Defol git buradan…”

    Robot kartal hemen oradan uzaklaştı. Bu ne biçim kartaldı böyle? Özür dileyip, niye dönüp duruyorsun diye sormuştu. Peki kartal neden onu kovmuştu? Robot kartal o geceyi sakin geçirdi. Ertesi sabah sarp ve yalçın kayalıklara yaklaşmıştı ki bir kartal yuvası gördü. Yuvada iki kartal ve bir yavru vardı, onlara doğru yöneldi. Aynı anda iki kartal yuvadan ayrılıp hızla uçarak robot kartalın önünü kestiler. Kartallardan biri:

    “ Sen ne yaptığını sanıyorsun? Bu ne münasebetsizlik? Dün av takibindeydim, tam dalışa geçecekken beni lafa tuttun, avımı kaçırdın. Bugün ise yuvama gelmeye çalışıyorsun. Bunlar korkunç hatalar ve kesinlikle affı yoktur. Dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın bir kartalın bunları bilmesi gerekir. Neden bilmem senin bu hataları bilmeden yaptığını düşünüyoru m. Eğer bilseydin karşımda böylesine soğukkanlı duramazdın. Şimdi hiçbir şey söylemeden çek git buradan ve bir daha karşıma çıkma. Üçüncü hatanda parçalarım seni.. Bak hala duruyor ” dedikten sonra robot kartalın üstüne atılmak istedi. Robot kartal aniden geriye dönerek, son sürat oradan kaçmaya başladı. Kartallar, robot kartalı bir süre kovaladıktan sonra yuvalarına döndüler. Robot kartal yarım saat kadar uçtuktan sonra bir dağın yamaçlarındaki kayalıklara indi. Çevre oldukça sessizdi. Kafasındaki mini bilgisayarda olayları değerlendirmeğe, tüm konuşulanları profesörün bilgisayarına geçmeye başladı. İşlem tamamlandıktan sonra hangi yöne doğru uçması gerektiğini bulmaya çalışırken, bir kartal sesi duydu.

    “ Hey arkadaş!..Orada ne yapıyorsun? Yanına gelebilir miyim? “ Robot kartal başını sola çevirip baktı. İlerde bir kartal kayalıklara konmuş ve bir kanadını sallıyordu. “ Konuşmak istersen yanına gelebilirim. Gelmemi ister misin, arkadaş? “ Bu, robot kartalın arayıp da bulamadığı fırsattı.İşte fırsat ayağına kadar gelmişti.Buna şans denirdi ve bu şansı kaçırmazdı.

    “ Gel arkadaş, gel, gel de konuşalım. ” Kartal uçtu, robot kartalın yanına kondu.

    “ Bir süredir seni izliyorum, arkadaş. Az önce epey dalgındın, sanki gövden buradaydı, fakat aklın başka yerdeydi veya öyle gibi göründün bana diyelim. “

    “ Söylediklerin bir şekilde doğru sayılabilir. Her şeyin bir nedeni vardır. Buradan hareketle geriye gidersen oluşa, ileri gidersen sonuca varırsın. “

    “ Sonuca varmak o oluşun nedenlerini ortadan kaldırmakla ortadan kaldırmakla mümkündür. Öyle değil mi arkadaş? “

    “ Çok çok doğru..Sözü fazla uzatmayalım. Ben Profesör Jack Stingo adındaki bilim adamı tarafından yapılmış olan bir robot kartalım. Kartalların yaşantılarını araştırmakla görevliyim. Dünyadaki kartalların sayısı giderek azalmakta. Bu durum insanlar tarafından biliniyor ve kartal nesli yok olmasın diye çalışmalar yapılıyor. Profesör benim aracılığımla elde ettiği bilgileri insanlığın görüşüne sunacak ve insanların kartallar hakkında bildikleri yeni bilgilerle pekişecek. Bu bilgilerin ışığında yapılacak çalışmalar, kartalların çoğalmasını sağlayacak. Bir kartal olarak böylesine faydalı bir amaca hizmet etmek görevin olmalı. ” Kartal bir süre şaşkın şaşkın robot kartalın yüzüne baktıktan sonra kendini toparladı.

    “ Demek sen bir robot kartalsın. Oldukça değişik davranışlar içindeydin, fakat sen söylemesen
    bir robot olduğunu anlayamazdım. Her neyse biz kartallar çoğunlukla gündüzleri avlanırız. Her kartalın ayrı bir av sahası vardır. Bir kartal başka bir kartalın av sahasına giremez. Bu yasaktır. Av peşindeyken ve yuvamızda dinlenirken rahatsız edilmekten hoşlanmayız. Eğer rahatsız eden olursa tepki görür, haddi bildirilir. Kendi aramızda pek itiş kakışımız olmaz. Bunun nedeni aile dışında çok nadir olarak iki kartalın bir araya gelip görüşmesidir. Bildiğin gibi kartallar göklerin hakimidir. Hiçbir uçan yaratık bizimle havada boy ölçüşemez. Yuvalarımızı dağların doruklarına, kayalıkların en sarp ve ulaşılmaz yerlerine yaparız. Oralarda yabancı gözlerden uzakta yaşarız. Bazen nereden bilmem çıkar bir yılan yuvadaki yumurtalara musallat olur. Yuvada üç yumurta olsa birini, ikisini garanti bu yılanlar kapar.
    Bir an bile boş bulunmaya gelmez yuvada yumurta varken. Biz de her gün pek çok yılan avlarız fakat çabuk ürediklerinden sayıları hiç azalmaz bu yılanların. Hani olsa bir türlü olmasa bir türlü..Bir de insanlar tüfeklerle vururlar kartalları, öldürürler..Kartal eti yemezmiş insanlar peki neden öldürürler o zaman kartalları? Hayır, böyle anlamsız şey olmaz. Kartallar olmasa her taraf yılan, çıyan dolar. Tarla faresine adım başında rastlanır. Bu tarla fareleri bir çoğalsalar ne tarla kalır, ne bağ, ne bahçe. Bütün mahsulü silip süpürürler. Bunun sonucu aç kalan yine insanlar olur, benden söylemesi. ”

    Daha sonraki konuşmalar soru-cevap şeklinde oldu. Robot kartal kafasına takılan konuları kartala sordu, o da bu soruları cevapladı. Bir süre daha konuştuktan sonra robot kartal:
    “ Bu kadarı yeterli, teşekkür ederim, arkadaş ” dedi. Kartal: “ Asıl ben teşekkür ederim, arkadaş ” dedi ve uçup gitti. Robot kartal hemen konuşulanları profesörün bilgisayarına geçti. Birkaç gün daha çevrede gözlemlerini sürdüren robot kartal profesörden görev tamamlandı sinyalini alınca dönüş yolculuğuna başladı. Elde edilen bilgiler profesör tarafından derlenip toparlandıktan sonra yayım yoluyla insanların görüşüne sunulacaktı.






    THE SQUAD GIRAFFE

    A very big place was reserved for giraffes in the zoo which was in Gülhane Park. There lived a mother and a father giraffe with their two children. They were walking with a swaying movement all day long and the visitors were watching them. The mother and the father giraffes had been living in that place for a very long time so that they got used to living there and they didn't complain about it, but their children were bored and they always asked their father: ' How long are we going to live here? When are you going to take us to the places that you have told us in the fairy tales?'.

    One day one of his children asked him, 'Daddy, how did we come here? Who took us here?'.

    Then the father giraffe decided to tell his children the story of their grandfather who lived very far away from there so that they could be able to understand how they ended up in that place.

    And he started:

    'All the giraffes are very tall and have long necks but your grandfather was very short when he was born. As the years passed away he become older but he could not get taller and as he got older the desire to be a star in a circus grew more and more in his heart. He did not want to live in that place, and being an ordinary giraffe was not proper for him. So he started to organize shows in the wood where he lived to achieve his goal. All the animals living in that wood were interested in his shows and watched his imitations of different animals happily.

    One day hunters came to that wood. They were there to catch some animals and take them to a zoo. While they were watching around with their binoculars on a hill, they saw the squad giraffe making his show. When they saw his admirable acting and excellent show they thought that he was a marvellous juggler so they decided to catch him. After the show they started to follow him secretly. The squad giraffe was not surprised because he knew that to be successful there were some difficulties that he had to struggle with. He thought in details about what he should do to dispose of those hunters in and made a very brilliant plan.

    He knew that if he did something without planning it he would have some difficulties and would be caught by the hunters easily. It was impossible to understand what the hunters' intention was and how they were planning to catch him.

    The next day the hunters pinched him near a reed bed. While the hunters were moving ahead they were so happy because they were sure of catching him as there was nowhere for him to run away. When they found out that he disappeared, they could not believe their eyes. They realized that the footprints of the squad giraffe disappeared near the reed bed. In fact this was a part of the giraffe's plan. He escaped from there by getting on a trunk of a tree which he had hidden there the day before. The following day he could hear the hunters saying that if he was caught, he was going to be taken to a zoo. After hearing this conversation he became so happy that he appeared jigging up and down on his four feet. Then he howled like a wolf and roared like a lion. The hunters were shocked when they saw him doing such things and behaving like a fool. After that the squad giraffe started doing all the tricks that he knew one after another and finished his show. The hunters liked his show very much so that they applauded him.

    When he was taken to the zoo, he started living here where we live now. But he continued making his shows in his new home. In the meantime my mother and he fell in love. After a time I was born. When I was a little giraffe I remember that a lot of people were coming here to see him and to watch his shows. He was making his shows all day long without getting tired. By the way an international circus used to come here on certain dates of each year. Once while the circus was being established here the owner of it started walking around the zoo. When he saw the crowd he what was happening there so he smuggled into the crowd. After watching the squad giraffe making his show he understood that he was very talented and could become a world-famous star so he gave him lots of money to transfer him to his circus. The squad giraffe put this opportunity into good use and after a few rehearsals he appeared on the stage. He was so successful that the number of people who came to the circus increased suddenly.

    The circus used to stay for ten days wherever it was established and there used to be only one show during the day. After the small giraffe started working there this changed and four or five shows a day were being made and that year the circus stayed in the zoo for a month.

    The next year when the circus came here my father visited us. He was here to see my mother and me and his friends. We were very happy.

    We were together for about two hours. He told us that he had been to a lot of countries making shows and attracted attention of everybody. He wanted to become a star in a circus and he did his best for this and finally he achieved his goal. He was so happy. Did you understand how we came here to this place?'
    'Yes, daddy we did. We got it very well', the children replied all together and they looked at each other smiling.

    There is an undeniable truth that there is nothing which can not be done if you want to do it so much. Nothing or nobody can stop you. You might have some dreams of your own or you would like to be as successful as somebody you admire there is nothing to stop you so you should go for it. The little giraffes followed their grandfather's footsteps and became very successful circus stars. If you look at the sky very carefully at night you can see them blinking you.



    BÜCÜR ZÜRAFA

    İstanbul Gülhane Parkı’ndaki hayvanat bahçesinde zürafalar için oldukça geniş bir yer ayrılmıştı. Burada anne ve baba zürafa ile iki yavru zürafa kalıyordu. Onlar gün boyu geziyorlar, ziyaretçiler de onları seyrediyordu. Anne ve baba zürafa yıllardır burada bulundukları için durumu kabullenmişler, bu hayata alışmışlardı. Fakat yavru zürafaların canı çok sıkılıyordu. Devamlı olarak babalarına “ Babacığım, bizler burada daha ne kadar zaman kalacağız? Bizleri masallarda anlattığın o güzel yerlere ne zaman götüreceksin? “ diye sitem ediyorlardı.

    Bir gün yavru zürafalardan biri baba zürafaya şöyle bir soru sordu:

    “ Babacığım, bizler buralara nasıl geldik, kimler getirdiler? “

    Bunun üzerine baba zürafa:

    “ Bundan yıllar önce, buralardan çok uzaklarda yaşamış dedeniz bücür zürafayı anlatacağım sizlere “ dedi. “ O zaman anlayacaksınız buralara nasıl geldiğimizi. Zürafalar hep uzun boylu, boyunlu olurlar, fakat dedeniz doğduğunda da küçükmüş. Yıllar geçmiş, yaşı büyümüş, boyu büyümemiş. Yaşının büyümesiyle birlikte onun kalbindeki özlem daha da büyümüş. Çünkü o, bir sirk yıldızı olmak istiyormuş. Yaşadığı çevrede tıkılıp kalmak, dar bir kısır döngü içinde ömür törpülemek ona göre değilmiş. Bücür zürafa bu büyük hedefine ulaşabilmek için yaşadığı ormanda gösteriler düzenlemeye başlamış. Orman hayvanları bücür zürafanın gösterilerini ilgiyle karşılamışlar, onun yaptığı hayvan taklitlerini zevkle seyretmişler.

    Günlerden bir gün ormana avcılar gelmiş. Bu avcılar yakaladıkları hayvanları hayvanat bahçesine götüreceklermiş. Bir tepenin üzerine çıkıp dürbünle çevreyi gözleyen avcılar karşıdaki düzlükte bücür zürafayı gösteri yaparken görmüşler. Bücür zürafanın hayranlık uyandıran hareketlerini, enfes dönüşlerini seyreden avcılar, onun tam bir hokkabaz olduğunda karar kılmışlar. Gösteri bittikten sonra bücür zürafayı yakalamak için iz sürmeye başlamışlar. Bücür zürafa hemen anlamış takip altında olduğunu. Bu durum onu hiç şaşırtmamış. Çünkü zirveye giden yolda önüne bir takım yol ayırımlarının çıkacağını biliyormuş. Olanı biteni en ince ayrıntılarına kadar düşünüp planını yapmış. Eğer plansız, programsız hareket ederse istenmeyen, üzücü olaylar ortaya çıkabilirmiş. Avcıların niyetini kesin olarak bilmek olanaksızmış.

    Sonunda avcılar bücür zürafayı bir bataklığın yakınlarında kıstırmışlar. Sazlıkta yarım daire şeklinde ilerleyen avcılar, bücür zürafayı yakalamayı umdukları yerde yeller estiğini görmüşler. Bücür zürafanın ayak izleri bataklığın kenarında yok oluyormuş. Aslında bu durum planın bir bölümünü oluşturuyormuş. Bücür zürafa avcıların takibinden kurtulmak için daha önceden oraya sakladığı bir ağaç kütüğüne binerek uzaklaşmış. Ertesi gün avcıların konuşmalarını saklandığı yerden dinleyen bücür zürafa yakalandığı takdirde hayvanat bahçesine götürüleceğini öğrenmiş. Dört ayağı üstünde hoplayarak ortaya çıkmış ve avcıların hayret dolu bakışları altında iki perende atmış, daha sonra kurt gibi uluyup aslan gibi kükremiş. Bildiği bütün numaraları birbiri peşi sıra sergilemiş ve alkışlar arasında gösterisini tamamlamış.

    Bücür zürafa hayvanat bahçesine getirilince bu bölüme konmuş. Fakat o burada da boş durmamış, gösterilerine devam etmiş. Bu arada annemle birbirlerine gönül vermişler. Aradan zaman geçmiş, ben doğmuşum. Küçüklüğümü hatırlıyorum da şu demir parmaklıkların arkası bücür zürafayı görmeye gelen insanlarla dolardı. O da gün boyu bıkmadan, usanmadan gösterilerini sürdürürdü.

    Yavrularım, bu hayvanat bahçesine yılın belli tarihlerinde uluslar arası bir sirk gelir. Sirk kurulurken sirkin sahibi parkta gezmeye çıkmış. Buradaki kalabalığı görünce ne olduğunu merak edip sokulmuş. Bir süre bücür zürafayı seyrettikten sonra onun dünya çapında bir yetenek olduğuna karar vermiş ve yüksek bir ücret karşılığında sirke transfer etmiş. O, ele geçirdiği bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmesini bildi. Bir iki provadan sonra sahneye çıktı. Görülmemiş bir başarı sapladı. Gittiği her yerde on gün kalan ve geceleri bir gösteri sunan sirk, bücür zürafayı kadrosuna almasıyla birlikte seyirci patlamasına uğradı ve günde dört beş gösteri sunar hale geldi. Sirkin o yıl bir ay kaldığını unutmadan söyleyeyim.


    Ertesi yıl sirk geldiğinde babam bücür zürafa buraya uğradı. Beni, annemi ve arkadaşlarını görmeye gelmişti. Çok sevindik. Yanımızda iki saat kadar kaldı. Pek çok ülkede gösteriler sunduklarını, gittikleri her yerde yoğun bir ilgiyle karşılaştıklarını anlattı. Sirk yıldızı olmak istemiş, bunun için yıllarını vermiş, sonsuz gayret göstermiş ve sonunda başarmıştı. Mutluydu. Şimdi anladınız mı yavrularım, buralara nasıl geldiğimizi, kimlerin getirdiğini? “

    Yavru zürafalar sanki ağız birliği etmişlerdi aynı sözü söylemek için: “ Evet anladık babacığım, hem de çok iyi anladık “ dediler ve birbirlerine bakarak kıkır kıkır güldüler.

    Ortada reddedilmez bir gerçek vardı. Azmin başaramayacağı hiçbir şey olamazdı. Yeter ki gerçekten istenmeliydi. Tutar koparırdın. İdeal kiminin düşüncesinde bir tutku olarak kendiliğinden ortaya çıkardı. Kimi de başarılı birini örnek alarak onun izinden giderdi. İşte yavru zürafalar bücür zürafanın açtığı yoldan yürüdüler, onun izinden gittiler. Akşamları gökyüzüne dikkatle bakarsanız yıllar sonra birer yıldız olacak iki yavru zürafanın göz kırptıklarını görürsünüz.





    THE LİON THAT PLAYS THE GUİTAR

    The lion, king of woods, didn’t have a son to continue his family and kingdom so that he was very unhappy. If he had a son, his son would grow up in a few years time and walk around in the woods throwing his mane into the air. When he roared to keep the security of the woods all the criminals or the ones who were getting ready to commit a crime would look for a place to hide as they got frightened of his voice and his power. Why didn’t he have a son to leave his crown and kingdom? He didn’t even have a single relative or a child of a relative to whom he might teach how to be a king or manage the woods and who can be the king after he get older. The king must be noble and aristocrat. It wasn’t easy to be a king. Anybody who wants to be a king couldn’t manage the woods. He should have noble descendants. If the king made an ordinary lion the king there would be some problems because that lion might be unable to manage all the animals that lived in his kingdom which might cause a chaos and a rebellion would break up and this might result in death of lots of animals.

    The king of the woods thought that he should leave his kingdom and his crown to a lion which was from his family otherwise he would not be relaxed. So that he decided to check out his family tree once more much more carefully. He agreed on controlling every detail about his father, his grandfather and his other relatives in details. I must find a lion that is noble.

    He made lots of researches for a very long time and as a result he found out some new information about his family. Four generations ago when the king left his kingdom to his elder son the younger one got really upset and that he abandoned the kingdom. While searching for some information about his family he learned that this lion started to live in a very far away wood which was called Grandr. He started a new life which was very simple there. He couldn’t find any other information about what had happened to that lion afterwards. The king invited the fox to his palace and told him about all those things. Then the king wanted the fox to make an investigation if he could find any of his relatives
    in that woods and also he ordered him to bring the youngest and talented one with him to the king’s palace. The fox wasn’t going to tell anyone about his journey to any other animals otherwise it was going to be killed.

    When the fox reached the Grandr woods he saw a small group of people who were listening to a small lion playing the guitar. The fox was really surprised because he had never seen a lion playing the guitar before. And the lion was playing it very well. He wanted to see the lion’s performance and listen to him from a nearer place so that he walked along through the crowds and took a seat at the first row. Now he could hear the sound of the guitar much better. He listened to the lion playing his guitar for a while and as a result he thought that it was such a talented lion. He wanted to listen to the lion’s concert till the morning but it was impossible because when it got dark the lion ended his concert and thanked to those who were listening to his concert. The fox was really impressed and it was the best performance he had ever seen and listened to.

    The next day the fox started his investigation to find out something about what had happened to the youngest son of the king that had left his homeland many years ago. He talked to each of the animals and asked them if they knew anything about that lion and what might have happened to him, if he had any sons or if he died alone without having a family and children of his own but he couldn’t find the answers of these questions because none of the animals that he talked to didn’t gave him a clear explanation. They all told him that they didn’t know anything about that lion and his story.

    The fox’s investigation took ten days and in the end a very old lion confessed that he knew something about the lion that he was trying to get some information about. There was only one lion that survived and all the others had died and that was the lion playing the guitar when he first arrived in those woods. It wasn’t very difficult to find that lion for the fox. He was again giving a concert at the same place. When the concert ended the fox went beside the lion and told him that he was sent there by the king of the woods and that the king had heard about that talented lion so that invited him to give a concert in his palace. The lion accepted the king’s invitation and set off his journey with the fox to go to the palace.

    When they arrived at the palace the fox firstly showed the lion his room and then went to talk to the king about what had happened in details. Fortunately a lion that was noble and coming from the royal family had been found. What is more it was really talented. But his being able to play the guitar surprised the kind and he also thought that it was very strange for a lion to play the guitar.

    After having dinner in the dining room of the palace the lion started his concert. All the animals that were listening to his concert in the palace were fascinated. Everybody thought that he had supernatural powers as if a magical hand was playing the guitar and sometimes the lion was also singing while playing his guitar and that was really unbelievable.

    Day after day as the king got to know the lion he started to love him much more. He was noble, honoured, well informed besides he was respectful and cultured. Moreover he was the king’s cousin. What else would be expected from a lion that was going to be the king? The king decided to leave his kingdom to this lion. But the king couldn’t find a way to explain this situation to him. It was very difficult for the king to do this. The days were passing by but the king couldn’t talk to the lion about his intention. Fortunately he could find the courage at himself to talk to the lion all about. And he told him every detail.

    ‘Here is the family tree and these are the names or our grandparents that were the kings before. When my grandfather was requested as a king after his father, your grandfather left the palace and moved to Grandr woods. And you are the only one who survives of his descendants. I mean you are my cousin and you are the only one who will be the king after I die’.

    The lion wasn’t surprised when he heard what the king had told him. He had listened to those stories from his father many times. He told the king that he had known everything. The king congratulated the lion because of his honesty. He might have pretended as if he didn’t know anything but he didn’t do so. As a result the king was so honoured because of having a cousin like him and he was very pleased that he could find the right lion to leave his kingdom.



    GİTARCI ASLAN

    Ormanlar Kralı aslan bir varisi olmadığından yakınıyordu. Nedeni bilinmezdi fakat hiç yavrusu olmamıştı. Bir erkek yavrusu olsa bir iki yıla kalmaz kocaman olurdu. Şöyle yelesini savurarak boy boy dolaşırdı ortalıkta. Ormana asayişi kontrol için çıktığında bir kükre dimiydi, suçlular ve suç hazırlığı içinde bulunanlar saklanacak delik aramalıydı. Neden sanki tacını, tahtını bırakacağı bir varisi yoktu. Yakın akrabaları falan da yoktu ki, onlardan birini yanına alsın, yetiştirsin, kendinden sonrası için kral olmaya hazırlasın. Kral dediğin soylu olurdu, asil olurdu, öyle her önüne gelen krallık yapamazdı. Tutsa alelade bir aslanı kendinden sonrası için vasiyet etse, yeni kral beceriksiz çıkacak ve yönetim etkisiz kalınca da orman karışıklığa, kargaşalığa, kaosa sürüklenecekti.

    “ Hayır, gözüm arkada kalmamalı “ diye düşündü Ormanlar Kralı aslan. “ Soy kütüğümü tekrar kontrol etmeliyim. Hem bu defa öncekiler gibi olmamalı, çok daha dikkatli davranmalıyım. Babamı, dedemi ve tüm soyumu, sopumu en ince ayrıntılarına kadar incelemeliyim. Mutlaka bulmalıyım, damarlarında asalet kanı taşıyan bir aslan mutlaka bulmalıyım. ”

    Ormanlar Kralı aslanın günlerce süren araştırması sonunda meyvesini verdi. Dört nesil öncesinde krallık yapan aslan yerine büyük oğlunu vasiyet edince küçük oğlu bu duruma üzülmüş ve çekip gitmişti. Onun çok uzaklardaki Grandr Ormanı’na gittiği ve orada sakin bir yaşam sürmeye başladığı belirtilmişti. Konu hakkında daha sonra ne olduğu gibi bir bilgiye rastlanmıyordu. Ormanlar Kralı aslan tilkiyi huzuruna çağırdı ve ona durumu anlatıp, Grandr Ormanı’nda araştırma yapmasını, eğer varsa, akrabalarından genç ve yetenekli bir erkek aslanı alıp saraya getirmesini emretti. Tilki tamamen sessiz iş görecek ve dışarıya bilgi sızdırmayacaktı.

    Tilki, Grandr Ormanı’na vardığında küçük bir kalabalık gördü. Bu kalabalığın ortasında genç bir erkek aslan gitar çalıyordu. Tilki daha önce gitar çalan bir aslan görmediği için çok şaşırdı. Pek de güzel çalıyordu canım bu aslan gitarı. Gitar sesini yakından dinlemek için ön sıraya geçmek lazımdı. Haydi, ne duruyordu geçseydi ya ön sıraya. Tilki kalabalığın arasından sıyrılarak ön sıraya geçti. İşte şimdi gitar sesi kulağına daha bir hoş geliyordu. Bir süre bu gitarcı aslanın konserini dinledikten sonra onun oldukça yetenekli olduğunda karar kıldı. Hani gitarcı aslan hava karardıktan sonra konserini bitirip dinleyenlere teşekkür edip kalkıp gitmese sabaha kadar onun çaldıklarını dinlemeye razıydı. Bu kadar olurdu canım, bu kadar olurdu.

    Tilki ertesi gün yoğun bir çaba içine girdi. Sağa gitti, sola gitti, gezdi, dolaştı. Pek çok orman hayvanıyla konuşmalar yaptı. Ne yaptı etti, sözü döndürdü, dolaştırdı, dört nesil öncesinde kral olan aslanın küçük oğlunun ne olduğu, nasıl yaşadığı ve soyunun devam edip etmediği sorularını onlara sordu. Konuya doğru dürüst bir açıklama getiren yoktu. Hep ben ne bileyim, ben ne bileyim. Fakat iş dedikodu anlatmaya geldi miydi fındık kırdırıyorlardı. Birbirlerinin arkasından demediklerini bırakmıyorlardı. Dedikodu kötü bir alışkanlıktı, bunu bari bilselerdi ya..

    Tilkinin Grandr Ormanı’ndaki araştırması on gün devam etti. Sonunda bir yaşlı aslan konuyu aydınlığa kavuşturdu. Kraliyet ailesinden şu anda hayatta olan bir aslan kalmıştı. O da gitarcı aslandı. Tilki için gitarcı aslanı bulmak zor olmadı. Yine aynı yerde konser veriyordu. Tilki konser sona erdikten sonra gitarcı aslanın yanına giderek, Ormanlar Kralı aslan tarafından buraya gönderildiğini, kralın kendisini konser vermek için saraya davet ettiğini söyledi. Bu teklifi kabul eden gitarcı aslan, ertesi gün tilki ile birlikte yola çıktılar.

    Saraya varınca tilki gitarcı aslana kalacağı odayı gösterdikten sonra kralın huzuruna çıktı ve en başından başlayarak olanları anlattı. Damarlarında asalet kanı taşıyan genç ve yetenekli bir erkek aslan nihayet bulunmuştu. Fakat şu gitar çalma işi kralı hem şaşırtmış, hem de düşündürmüştü. Nereden aklına gelmişti bilmem ki bu aslanın gitar çalmak? Akşam yemeği sarayın yemek salonunda yendikten sonra gitarcı aslan konserine başladı. Sanki sihirli bir el gitarın telleri üzerinde dolaşıyordu ve dinleyenler bu tellerden çıkan nağmelerle büyüleniyorlardı. Bazı bazı gitarcı aslan sesiyle de iştirak ediyordu bu nağmelere ve gerçekten büyüleyici bir tablo ortaya çıkıyordu.

    Günler günleri kovaladı. Geçen günlerle birlikte kral gitarcı aslanı tanıdıkça daha bir sevdi. Asildi, soyluydu, bilgiliydi, kültürlüydü, saygılıydı. Daha ne olsundu canım aynı zamanda kuzeniydi ya bu gitarcı aslan. Yerine vasiyet ederdi olur biterdi. Ama bunu ona nasıl söyleyecekti. İşin en zor tarafına sıra gelmişti. Günler geçip gidiyor fakat kral bir türlü ona söyleyemiyordu. Sonunda kral bir gün cesaret bulup her şeyi olduğu gibi anlattı.

    “ İşte soy kütüğü burada. İşte şunlar dört nesil öncesinde dedelerimizin adları. Benim dedem kral tarafından vasiyet edilince, senin deden Grandr Ormanı’na gitmiş. Onun soyundan sadece sen yaşıyorsun. Yani sen benim kuzenim oluyorsun. Benim tahtımın, tacımın tek varisi sensin. “

    Kralın anlattıkları gitarcı aslanı hiç şaşırtmadı. Zaten o bütün bunları babasından defalarca dinlemişti. Her şeyi bildiğini krala söyledi. Kral, gitarcı aslanı açık sözlülüğünden dolayı kutladı. Çünkü gitarcı aslan her şeyi bildiği halde bildiğini söylemeyiverse hem kendini aldatmış sayılırdı, hem de kralı. Kral bunun farkındaydı ve böylesine mert bir aslanın varisliği kabul etmesinden kıvanç duydu.



    Serdar Yıldırım

  6. #6

    Standart

    THE OCTOPUS

    Our dear world; which is turning around silently somewhere in the universe, which is full of mysteries, secrets and a lot of unknown. The living creatures, which you have allowed to live on you, survive and take shelter for ten thousands of years, existing maybe only on you with everything of them. The idealists with their genuine talent of thought, with their power of imagination; who are possible to appear always and everywhere with their stubbornness and by leaving the normality of the life, which they have to live with pleasure, desire; and by getting a little over the normality to know an unknown, to help the solutions of problems and assimilating some kinds of efforts, searches for the benefit of that normalitists who they left behind.

    Although a young octopus travelled a lot of places on the blue sea, the things he saw weren’t strange to him; he was indifferent to the things he saw as if he had seen them before and the motivating passion occurring in his thought, made him decide to reach the source, the spring of the river when he first realized it, which was flowing into the sea.

    The young octopus started to move forward slowly. He could always have the chance to watch closely the trees, the grass, the flowers, the birds and the large and small living creatures by the river because he was taking pains to swim on the surface. As the days passed one after the other, the broadness of the river started to become narrow, the water started to flow a little more wildly and the slope started to increase. Since the young octopus was swimming towards the stream, he realized that he started to be some more compelled every passing day. If he didn’t suffer the difficulty and leave himself, he would be able to return to the sea. However, this was a matter that he wouldn’t be able to do. Now that he was an idealist and he had come till here for the sake of an idea, returning back could never be possible.

    When the young octopus arrived at the side of the snowy mountain, which was difficult to see from faraway, a waterfall; whose water was falling from quite high, appeared. He had to cross this waterfall and go on his way, but how? A few attempts he made showed that it was impossible for now. Anyway he was tired. He had come till here without stopping, and by exerting himself to the utmost for days. He thought “I should relax for a while, gain my energy; when I believe that I can cross this waterfall, I will come and cross it and go on my way. I will take one of the paths I saw yesterday while I was coming, I will look for a place where I will be able to pass my days in peace. Let the waterfall wait for now.”

    The young octopus returned back and took one of the paths. He reached a lake in the end by saying this or that way. The young octopus’ life in the lake lasted quite long. Actually time wasn’t very important for an idealist. Let the time pass. What was important was to be able to use the time skillfully. You would always improve and show progress in point of thought. You already had this idealism from birth. The conditions would force you to this whether you wanted or didn’t. When you started to support an idea, namely when you became an idealist, you would think carefully of your past and you would realize and be surprised that even how the unhappy, pessimistic, desperate days, which you don’t want to remember now, had educated you, and had made you experienced.

    Several years passed and the young octopus had grown up and had become a mature octopus by the passing years. He always had good relationships with the living creatures in and around the lake; he had had quite a lot of accumulation of knowledge by adding his observations on the things they told. Everything was very well; perhaps it would be much better if the peole hadn’t pitched a camp near the lake. As soon as the octopus saw the people, he had listened to his common sense saying “be careful”, he had withdrawn to his cave at the bottom of the lake. He was passing his days in his cave; he was sometimes touring at the depth of the lake. On some days he saw a few boats on the lake but he couldn’t do anything more than watching the people’s in the boats rowing from the depth of the lake while swimming.

    One day, while a boat was going near to the middle of the lake, it suddenly got dark. A heavy rain started. The wind blowing gradually harder was building big waves on the lake. The efforts of the people on the boat who were trying to escape from the storm were useless. They weren’t able to prevent their boat from capsizing and sinking. The octopus had felt the storm in advanced; he had taken the risk to be seen by the people on the boat and he had come a few metres close to the boat. He had covered two people, who were flopping about when the boat sank, with his strong arms, had come to the surface to prevent them drowning and started to swim quickly towards the shore. After leaving the unconscious people to a safe place, the octopus withdrew to his cave in the depth of the lake.

    On the following ten days after this event, the octopus, who couldn’t see any boats on the surface of the lake, came to the surface because he thought that the people might have gone and he looked at the shore, where the camp was, from far away. The first thing that called his attention was the huge, iron boats. The people had also built wooden sheds near the tents, where the camp was pitched. There were lots of people on the shore. He started to swim towards the branch, which let the superfluous water of the lake float into the river. He was planning to come out of the lake going without making the people realize. However, when he reached the exit, he realized with sadness that there were barbed wires around, which were preventing him going. He was afraid of making a mistake. He could pull the wires to pieces, throw away and go on his way. There were the possibilities of getting injured and being undersized. The waterfall on the river was already a big problem on his way. It wouldn’t be proper to be powerless after crossing the waterfall.

    On the following days the surface of the lake suddenly got into action. The ships that the people made by putting together the pieces, which they brought till the lake shore by lorries, started to move constantly. The divers started dive from the ships and examine the bottom of the lake. The harpoons that were in the divers’ hands would direct to the octopus as soon as it was seen. There was a huge octopus with eight arms, each of whose length was nearly five metres, and the one who would kill this octopus would be rewarded. It was necessary to think now. This octopus, who was wanted to be killed, saved certainly two people’s lives in a stormy weather. They had seen the octopus before they fainted and they informed the others too, there was even a reward. It is necessary to consider this situation as a labyrinth without an exit.

    The octopus had understood that it was impossible to live in the lake now. Although all his goodwill, the people wouldn’t let him search some more in this lake. It was also unnecessary to live more in this lake. The things he learnt were enough and more than enough. The octopus got out of his cave with rancor. He came with a terrible speed out to the water surface just opposite the ships being anchored in front of the camp. He was puffing up and up and was causing artificial waves on the lake as he was saying “you have been looking for me for days, here I am and I’m not afraid of you”. He suddenly directed to his left. He entered the branch by pulling the barbed wires at the exit of the lake to pieces under the amazed looks of the people on the shore and he reached the river after a while. He came before the waterfall by withstanding easily to the river’s stream and he went up by holding his both arms out and by holding of the rocks there.

    On the following days the octopus continued the intensive efforts to reach the source of the river. He was passing in difficulty through the gorges at the sides of the mountain where the source existed and he was moving forward step by step at the places where the depth didn’t let him swim. The rain falling on the sides of the mountains was turning into snow because of the weather’s getting gradually cold and trembling in the ice cold water under the snow was teaching him how difficult the life was in the mountains. When he started to think that it was impossible to go more forward, he found the source of the river. The source was coming out of rocks, it was coming out of a place like a cave and it was appearing on the earth.

    The octopus summarized the topic: “Now that the source had been here. It comes out to the earth from that narrow place, it is fed by the rain and snow water, it goes down till the waterfall by gathering some of the little rivers’ water. After passing the waterfall, the water gathering a lot of branches from both sides gradually grows and it reaches the sea, where I was born, as a river and integrates with the sea. And the lake, where I lived for a long while, was nothing more than a drift of water, which let its superfluous water flow into the river by means of a branch.

    On his way back, while coming closer to the waterfall, the octopus started to think. He wondered if the people would wait for him there. It was a fifty fifty possibility. Namely, they’d either wait or wouldn’t wait. It wouldn’t be definite. The octopus wasn’t absolutely frightened. Anyway, fear was the last think to be considered by an idealist in such a situation. There was no reason to be frightened. After the octopus evaluated the situation, considered what he would do after what might happen, he went down the waterfall. He went past the branch, which was connecting the lake to the river, by swimming bravely on the water.

    The octopus reached the sea a few days later. He had set off years ago for the sake of an ideal when he was a young octopus; after years, he had turned back as a mature octopus. However, the ideal still wasn’t an ideal. An idealist should teach the others the things he learnt and should acquaint them too. As well as you couldn’t say you have enough knowledge for yourself so you wouldn’t need to learn more, you couldn’t also say you were more knowledgeable than the others; let the others not learn the things I knew. After relaxing for a while, the octopus wanted to start his attempts. He would teach the others the things he learnt and he would acquaint them too. Until there would be no other knowledge in his mind what he knew but the others didn’t…



    AHTAPOT

    Gizem dolu, sır dolu, pek çok bilinmezliklerle dolu kâinatın bilmem nerelerinde sessizce dönüp durmakta olan sevgili dünyamız. Üzerinde yaşamalarına, hayat bulmalarına, barınmalarına olanak tanıdığın on binlerce yıldan beri her şeyi ile belki de sadece sende var olan canlı varlıklar. Özgün düşünme yetenekleriyle, hayal güçleriyle, inatçılıklarıyla her zaman, her yerde ortaya çıkabilen ve bir bilinmezi bilmek için, problemlerin çözümüne yardımcı olmak için şevkle, istekle; kendilerinin yaşamaları lazım gelen hayatın normalitesinden arınarak, normalitenin bir parça üstüne çıkarak ve o geride bıraktıkları normalitecilerin yararına bir takım çabalar, arayışlar içine giren idealistler.

    Denizin engin maviliklerinde aylardır pek çok yeri gezip dolaşmasına karşın gördükleri ona hiç de yabancı gelmeyen, o gördüklerine daha önceden biliyormuşçasına ilgisiz ve bu denize sularını akıtan ırmağı ilk fark ettiğinde düşüncesinde oluşan tutkunun harekete geçirdiği, ırmağın çıkışına, kaynağına ulaşmaya karar verdirttiği bir genç ahtapot.

    Genç ahtapot ırmakta ağır ağır ilerlemeye başladı. Daima yüzeyde bulunmaya özen gösterdiği için, ırmak kenarında bulunan ağaçları, otları, çiçekleri, kuşları ve küçüklü, büyüklü canlı yaratıkları yakından incelemek olanağını buluyordu. Günler birbiri ardına geçip gittikçe, ırmağın genişliği daralmaya, sular daha bir coşkun akmaya ve meyil artmaya başladı. Genç ahtapot, akıntıya karşı yüzdüğü için, her geçen gün biraz daha fazla zorlanmaya başladığını fark etti. Hani sıkıntıya katlanamayıp kendini bırakıverse hiç yorulmadan denize geri dönebilecekti. Fakat bu onun yapamayacağı bir işti. Mademki bir idealistti ve bir idea uğruna buralara kadar gelmişti, geriye dönüş söz konusu olamazdı.

    Genç ahtapot çok uzaklarda zorlukla fark edilen karlı dağın yamaçlarına ulaştığında önüne oldukça yüksekten suların döküldüğü bir çağlayan çıktı. Bu çağlayanı aşıp yoluna devam etmesi gerekirdi, ama nasıl? Yaptığı bir iki deneme bu işin şimdilik olanaksız olduğunu gösterdi. Zaten yorgundu.
    Günlerdir dur durak bilmeden, gücünün sınırlarını sonuna kadar zorlayarak buralara kadar gelmişti. “ Bir zaman için dinlenmeli, gücümü toplamalı, bu çağlayanı aşmayı başarabileceğime inandığım an gelip çağlayanı geçer yoluma devam ederim, diye düşündü. Dün gelirken gördüğüm kollardan birine sapar, orada günlerimi sakin geçirebileceğim bir yer ararım. Çağlayan şimdilik bekleyedursun. “

    Genç ahtapot geriye dönüp, ırmağın kollarından birine girdi.Yok şurası, yok burası derken,sonunda bir göle vardı. Genç ahtapotun göldeki sakin yaşantısı oldukça uzun sürdü. Gerçekte bir idealist için zamanın fazla bir önemi yoktu. Zaman bırak geçsindi. Önemli olan geçen zamanı ustaca değerlendirebilmekti. Devamlı olarak fikir bakımından bir büyüme, bir ilerleme içinde olacaktın. Bu idealistçilik zaten sende doğuştan vardı. Sen istemesen de şartlar seni buna zorlardı. Bir ideanın peşinden gitmeye başladığın yani sen bir idealist olduğun zaman, dikkatli bir şekilde geçmişini düşünürdün ve şimdi anımsamak istemediğin o mutsuz, o karamsar, o kederli günlerinin bile seni nasıl eğitmiş olduğunu, deneyim sahibi yaptığını fark eder de şaşar kalırdın.

    Aradan yıllar geçmiş, geçen yıllarla birlikte genç ahtapot büyümüş,olgun bir ahtapot olmuştu.Gölde ve gölün çevresinde yaşayan canlı varlıklarla daima iyi ilişkiler kurmuş, onların anlattıklarına kendi gözlemlediklerini de ekleyerek epey bir bilgi birikimine sahip olmuştu. Her şey çok güzeldi, belki de çok daha güzel olacaktı. Eğer göl kıyısına insanlar kamp kurmasalardı. Ahtapot insanları göl kıyısında görür görmez, içgüdüsünden gelen dikkat et sesine kulak vermiş, gölün dibindeki mağarasına çekilmişti. Günlerini mağarasında geçiriyor, ara sıra da, gölün derinliklerinde dolaşıyordu. Bazı günler göl yüzeyinde bir iki kayık görüyor, fakat kayıklardaki insanların kürek çekişlerini gölün derinliklerinde yüzerek seyretmekten başka hiçbir şey yapmıyordu.

    Günlerden bir gün, bir kayık gölün ortalarına yakın bir yerde giderken ortalık kararıverdi. Şiddetli bir yağmur başladı. Gittikçe daha sert esmeye başlayan rüzgar gölde büyük dalgalar oluşturuyordu. Kayıkta bulunan insanların yaklaşan fırtınadan kaçmak için gösterdikleri çabalar boşuna oldu. Kayıklarının alabora olarak batmasını bir türlü engelleyemediler. Ahtapot yaklaşan fırtınayı önceden hissetmiş, kayıkta bulunan insanlar tarafından görülme tehlikesini göze alarak kayığın birkaç metre altına kadar sokulmuştu. Kayık battığında dev dalgalar arasında çırpınıp duran iki insanı güçlü kollarıyla sıkıca kavrayıp, onların boğulmalarına engel olmak için, yüzeye çıktı ve süratle kıyıya doğru yüzmeye başladı. Baygın durumdaki iki insanı kıyıda emin bir yere bırakan ahtapot, gölün derinliklerindeki mağarasına çekildi.

    Bu olayı takiben geçen on gün içinde göl yüzeyinde hiç kayık göremeyen ahtapot insanların gitmiş olabileceklerini düşünerek yüzeye çıkıp çok uzaklardan kampın bulunduğu kıyıya doğru baktı. İlk dikkatini çeken şey, kıyıdaki kocaman demir kayıklar oldu. İnsanlar ayrıca kampın bulunduğu çadırların yanına tahtadan barakalar yapmışlardı. Çok insan vardı kıyıda. Gölün fazla sularını ırmağa akıtan kola doğru yüzmeye başladı. Kıyıdaki insanlara fark ettirmeden gölden çıkıp gitmeyi planlıyordu. Fakat çıkışa vardığında etrafta gitmesini engelleyen dikenli teller olduğunu üzülerek gördü. Bir hata yapmaktan korkuyordu. Bu dikenli telleri parçalayıp atar, yoluna devam edebilirdi. İşin içinde yaralanmak, çaptan düşmek olasılığı da vardı. Irmaktaki çağlayan zaten yolunun üstünde bir büyük engeldi. Çağlayanın karşısına çıktığında güçsüz durumda bulunmak yakışık almazdı.

    Sonraki günlerde göl yüzeyi birdenbire hareketlendi. İnsanların göl kıyısına kadar kamyonlarla getirdikleri parçaları birbirine monte ederek yaptıkları gemiler vızır vızır gidip gelmeye başladı. Gemilerden dalgıçlar göle girerek, gölün dibini taramaya başladılar. Dalgıçların ellerindeki zıpkınlar görülür görülmez ahtapota yöneltilecekti. Gölde her kolunun uzunluğu beş metreyi bulan sekiz kollu dev bir ahtapot vardı ve bu ahtapotu öldüren ödüllendirilecekti. İşte burada biraz düşünmek gerekirdi. Katledilmek istenen bu ahtapot fırtınalı bir havada iki insanı mutlak bir ölümden kurtarmıştı. Onlar bayılmadan önce kendilerini kurtaranı görmüşler, ötekileri ahtapotun varlığından haberdar etmişlerdi. Ötekiler ötekilere, ötekilerde ötekilere durumu bildirmişler ve son ötekiler, ortaya bir ödül bile koymuştu. Bu durumu çıkışı olmayan bir labirent biçiminde algılamak gerekmektedir.

    Ahtapot artık gölde barınmasının olanaksızlığını anlamıştı. Tüm iyi niyetine karşın insanlar onun bu gölde biraz daha fazla araştırma yapmasına izin vermeyeceklerdi. Zaten gölde bir süre daha yaşamak gereksizdi. Öğrendikleri yeter de artardı bile. Ahtapot mağarasından hınçla dışarı fırladı. Korkunç bir süratle kampın önünde demirli bulunan gemilerin tam karşısında su yüzeyine çıktı. Günlerdir arıyordunuz işte buradayım ve sizden korkmuyorum der gibi kabardıkça kabarıyor, gölde yapay dalgaların oluşmasını sağlıyordu. Aniden soluna doğru yöneldi. Kıyıdaki insanların hayret dolu bakışları altında göl çıkışındaki dikenli telleri paramparça ederek kola girdi ve bir süre sonra ırmağa ulaştı. Irmağın akıntılarına rahatça karşı koyarak çağlayanın önüne geldi ve iki kolunu uzatarak oradaki kayalara tutunup yukarıya çıktı.

    Daha sonraki günlerde ahtapot ırmağın kaynağına ulaşmak için gösterdiği yoğun çabayı devam ettirdi. Kaynağın bulunduğu karlı dağın yamaçlarında daracık boğazlardan zorlukla geçiyor, derinliğin yüzmesine olanak tanımadığı yerlerde de adım adım ilerliyordu. Yamaçlarda yağan yağmur havanın giderek soğumasıyla birlikte kara dönüşüyor, yağan kar altında buz gibi soğuk suda titremek ona dağlarda yaşamın ne derece zorlu olduğunu öğretiyordu. Ahtapot daha ileriye gitmenin mümkün olmadığını düşünmeye başladığı bir sırada ırmağın kaynağını buldu. Kaynak, kayaların arasından, mağara gibi bir yerden, yeryüzüne çıkıp doğuyordu.

    Ahtapot konuyu özetle toparladı: “ Demek kaynak burasıymış. Su bu daracık yerden yeryüzüne çıkıyor, yağan kar ve yağmur sularıyla besleniyor, çevreden kimi dereciklerin sularını alarak çağlayana kadar iniyor. Çağlayan geçildikten sonra sağdan soldan pek çok kol alan su gittikçe büyüyerek bir ırmak halinde benim doğduğum denize varıyor ve denizle bütünleşiyor. Uzun bir süre içinde yaşadığım göl de fazla sularını ırmağa bir kol aracılığıyla akıtan büyükçe bir su birikintisinden başka bir şey değilmiş. “

    Dönüş yolunda, çağlayana yaklaştıkça, ahtapotu bir düşüncedir aldı. Acaba insanlar onu oralarda bekleyebilirler miydi? Bu yüzde elliye yüzde elliydi. Yani bekleyebilirlerdi de beklemeyebilirlerdi de. Onun orası belli olmazdı. Ahtapot kesinlikle korkmuyordu. Zaten böyle durumlarda bir idealist için korku en son akla getirilecek bir şeydi. Korkmak için hiçbir neden yoktu. Ahtapot, şöyle bir durum değerlendirmesi yaptıktan, ne olursa ne şekilde hareket edeceğini hesapladıktan sonra, çağlayandan aşağı indi. Suların üstünden, göğsünü gere gere yüzerek, gölün ırmakla bağlantısını sağlayan kolun yanından geçti, gitti.

    Ahtapot, birkaç gün sonra denize vardı. Yıllar önce, genç bir ahtapotken, bir idea uğruna yola çıkmış; yıllar sonra, büyük, olgun bir ahtapot olarak işte geriye dönmüştü. Fakat idea, ideal değildi henüz. Bir idealist, öğrendiklerini başkalarına da öğreterek, onları da bilgilendirmeliydi. Ben, bana yetecek kadar bilgi sahibiyim fazlasını öğrenmesem de olur diyemediğin gibi, ben herkesten çok daha fazla bilgiliyim varsın benim bildiklerimi başkaları bilmeyiversin de diyemezdin. Ahtapot, kısa bir süre dinlendikten sonra girişimlerine başlamak istiyordu. Öğrendiklerini başkalarına da öğreterek onları da bilgilendirecekti. Beyninde kendisinin bilip de başkalarının bilmediği tek bir bilgi kalmayana kadar…
    Konu Serdar Yıldırım tarafından (23.Eylül.2015 Saat 13:26 ) değiştirilmiştir.

  7. #7

    Standart

    THE COLT RACING WITH HIS SHADE

    The city hippodrome where the horse races were made was too crowded. The grandstand was jammed with people. The races would be held in which the big prize would be given to the one coming first that Sunday as it was given every Sunday. The biggest candidate was a horse called Black Bomb. He was the only and the unique dominant of the races which had been held in that city for nearly two years. He was always the hugest of the horses with his jet-black colour, big eyes and with his height like a giant. It was guessed that he wouldn’t have the championship snatched for a long time.

    The other racehorses were Storm, Goblin, Paw, Surprise, Strong, Rabbit and Yekta. Yekta was attending a race like that for the first time and he was quite excited. He had been trained well at the racehorse - farm though, but his being young and inexperienced made him feel frightened. What if he wouldn’t be able to come first..? He even wouldn’t like to think that. He would fall into a condition like an ordinary racehorse and then this condition might continue like that forever. Becoming the first in the races; where thousands of racing tricks were made, and where was full of ruse and intrigue, was not only being fast and strong. For instance, in some of the races Rabbit used to make rabbitness. As soon as the race started, he would come front and speed up, and would tire the horses and would give up the race. At the last plain, Black Bomb would become the first with a rashness he made. The racehorse called Paw was Black Bomb’s other helper. While the race was going on, he would take care of the horses with high performance, would hit them, would come in front of them and lessen their speed and would make Black Bomb come first in the race.

    The horses lined up regularly at the starting point. As soon as the pistol’s sound was heard, eight strong horses ran forward. Rabbit, whose start was very fast, moved front immediately. Despite all his attempts, Yekta stayed at the second line. “Damn it, I have missed Rabbit..! Essentially nobody had been able to overtake Rabbit until the last flat place. I have to overtake him before coming to the middle of the race. Let’s faster, faster, Yekta…”

    While the 1500 start was being passed, Rabbit was nearly 3 heights in front of Yekta, who was at the second line. “Where is Bomb, it is needed to turn back and look. Rabbit can’t finish the race with this speed. Oh, Bomb had been just behind me! What the hell is going on, what tricks are they playing? He had been hiding until the last flat place. They certainly got uneasy about me.”

    The middle of the race: As the 1000 start was being passed, the racehorse called Rabbit came out of the running track and gave up the race. Yekta overtook him very fast and came to the first position. But there were 1000 meters to the end of the race and Black Bomb was coming gradually close to Yekta.

    Yekta and Black Bomb entered the last flatness (the last 500 meters) with the ends only just meeting. After a breathtaking struggle, Yekta’s killing departs made him win the race with 2 heights of distance. Yekta was happy now because he was able to come first in the race although it was difficult. Yekta raced with Black Bomb and his group for many other times. He became the first at each race he participated. That city had started to become too small for him then. He had to go out, had to make his name heard in broad environments and had to win bigger races. When he won the region championship he participated, he increased the frequency of his trainings to take place in the country championship, which was going to be held one month later.

    A lot of racehorses on the race - horse farm, where he was training, told Yekta about the races they had taken place at different times. Yekta listened to them very carefully. He increased his experience and his knowledge. According to Yekta there was no end of knowledge and learning. Each new knowledge would teach something new. What important was to obtain “original knowledge” by adding your own ideas to the ones you learnt. It was possible to think correctly only by knowing yourself very well. This would provide “auto control” namely the talent of controlling yourself, which was necessary for personal virtue. Auto control talent’s being regular would force the limits of perfection.

    Days passed after each other. Each passing day was adding power to Yekta’s power. He had started to run faster and cross the distances in a shorter time. There had been 7 days left for the big race. In the afternoon they had made Yekta get on the lorry, which was specially prepared. The lorry set off after a short while to go to the biggest city of the country. Just as they had passed half of the way, the lorry rolled over a ditch at the edge of the way with a big noise. Then there was a deep silence. Nothing had happened to Yekta by chance. He waited his door’s being opened. There was nobody passing by. He succeeded in breaking the lock after struggling for a long time. He jumped out with fear. He went to the road. A few lights were able to be seen far away. The place where the race would be held should be there somewhere. It was also possible without the lorry. He thought to himself “I can reach there even I am on my own”. He started to run. He ran and ran…

    More than an hour passed. It started to get dark and Yekta started to get surprised. What was happening? Why wasn’t it sunny all the time? Was there anything more meaningless than darkness? He had the right to be surprised. He used to train during the day and go inside before getting dark. The lights used to be on during the day and night. He had never stayed in darkness until that time. Yekta shuddered immediately after running slowly for kilometres under the moonlight. There was an indistinct figure on his left side and it was trying to overtake him. He turned his head quickly. A horse…!

    Yekta thought to himself:
    “Who is this? Where has he suddenly come out from? It’s not my business who he is. What important is his being about to overtake me. I won’t surely let this..! Nobody has been able to make me swallow dust. Let’s see what’s he going to do after raising my speed?” Yekta’s effort to overtake his shade lasted all night long. At dawn, while darkness was leaving his place to daylight, Yekta’s shadow was wiped away. Yekta couldn’t see it at a moment when he turned his head left. He looked right, it wasn’t there again. He looked behind and looked far behind. He thought that his rival couldn’t keep in step with him and gave up the race. He lessened his speed gradually.

    Yekta continued to run some more at a slow speed for about an hour. Now the first houses of the city, where the race would be held, had started to seem. Yekta asked a packhorse he came across on his way where the hippodrome of the racehorses was. He continued his way as it was explained. As he was crossing the main street swelled with pride and holding his head high, the cars had stopped and having seen this magnificent colt in the newspapers or magazines for many times before and about whom they had read the articles written, the people in the street were applauding crazily. Making use of the hippodrome’s open door, Yekta entered inside. He had come to the running track a few minutes later. The country championship, which was 6 days later, would be held there. Yekta, who was touring with slow steps on the running track, was thinking of becoming certainly the first in that race.

    His owner, who heard that the lorry bringing Yekta turned upside down, had come to the place of incident. The driver and the stableman were taken to the hospital injured. Yekta’s owner started to look for Yekta in the morning and when he heard that he had gone to the hippodrome, he went there too. When Yekta’s owner entering the hippodrome saw Yekta running with slow steps on the running track, he shouted “Yekta… Yekta…” and ran to the running track. He ran quickly and reached Yekta and embraced him around his neck. Yekta realised the situation after a short while. His owner had looked for him in this strange city and had found him.

    Yekta’s owner took him to one of his friend’s racehorse farm. Yekta, who was very tired, passed that day and the following day relaxing. Starting the running trainings later, Yekta became fitter than before. He was ready now and he saw himself the luckiest to become the first.

    Yekta ran like a tornado in the race. He came front with the terrible attack he made just in the first meters. He was running crazily. Turkey’s best racehorses became desperate because of his speed. He became the first with a great difference and record degree. This championship had become by the help of his combining the theoretical and practical in the best way. As a result he had achieved the perfection and had got the reputation of “unovertakeable”.


    When the country champion Yekta returned back to the racehorse farm where he was born and grew up, he was welcomed with great excitement. The racehorses on the farm had watched the race on the TV in the garden and had been very happy for Yekta’s championship. Yekta was taken to England by a private plane a few months later. There was Europe Championship soon and Yekta would represent Turkey in that race. Yekta was taken to a hard training programme. His each training was getting him to improve his degree gradually and to run faster. Before a few days to the championship, Yekta’s being close to the Europe Record had made his owner happy. However, there were some people who weren’t pleased with Yekta’s condition. A few people watching Yekta by gnashing their teeth from the grandstands were signing his death edict:

    “We said Yekta, Yekta and we ran into trouble. He is like a storm as if he wasn’t a racehorse. Look at the degree he has made. If he takes his last step a bit faster, it will be Europe record.”

    “You are right. This race is only training. He is running alone. There is no rival to force him. If it were the real race, he would be impossible to be overtaken. Now the best racehorse in Europe is Yekta.”

    A third person: “Our horse can’t overtake Yekta. It doesn’t matter whether you become the second or the last then. If Yekta doesn’t participate in the race, we will become the first. If we give him an injection tonight, he will pass away. We will get the championship award and spend it. It will also be our country’s advertisement. Advertisement will bring lots of foreign currency to the country.”

    “Ok, tonight we shall go where Yekta stays. Each of us will have a poisonous injection. If Yekta runs away from one of us, he will be caught by the other one.”

    At the following times of the night Yekta was distressed and troubled. Because he was troubled, he couldn’t get to sleep. He heard foot steps coming from deep. The grooms wouldn’t enter the stable at that time. Or else were the ones coming strangers? What could their aims be? Yekta didn’t think badly though and waited. He shuddered when he saw three men with clubs and injections. He was afraid. The cruel men attacked suddenly and started to hit Yekta, whose only offence was being a good racehorse, with the clubs without pitying. Being hurt, Yekta took a few steps backwards and his back leant to the wall. The men faced a harsh reaction when they attacked Yekta. Rearing up, Yekta hit one of the men over his head with his feet. The men fell down like an empty sack. Turning back, Yekta tried to hit with his back feet. The blow couldn’t hit the mark but two men decided to take and shoulder their friend lying on the floor and then they disappeared.

    Then picking up the injections and the clubs on the floor and putting them into a bag, Yekta threw them into dustbin. He didn’t want the event to be known by anyone. Evil shouldn’t be spread. There was more evil than the goodness in the world. It was easy to do harm, what difficult was to do kindness. Yekta had succeeded in doing kindness that time. The men had escaped. They might not hurt anyone again. Was the man kicked still alive? He wouldn’t be able to know that. People would put him under detention for a short while even the man was alive. Not training for a few days meant for Yekta to lose the Europe Championship. This situation made Yekta psychologically destroyed. There was a huge country waiting for his championship. Millions of people would be disappointed. There were his close friends, who would support him with their ideas, on the racehorse - farm. He would give the prize of Country Championship to them. The beautiful golden cups would be doubled.

    As a matter of tactics, Yekta ran the first 300 meters in the middle lines. Gaining speed gradually, Yekta was running nearly in the first line. Four horses entered the last 500 meters with the ends only just meeting. Although he regressed to the fourth level just for a while, he tried his hardest while attacking with rancour as if he was treating himself cruelly when there was 50 meters to finish the race and then he won it. Yekta had become the Europe Champion. Yekta was welcomed enthusiastically in his country. There was just Yekta’s news on TV and radio and in the newspaper. The broadcast establishments in Europe were broadcasting about Yekta. We saw Yekta after months – It was him – He was brought for the World Championship that was going to be held in New York. Yekta who was considered to be the champion certainly by the authorities, unfortunately was overtaken by the Australian champion and became the second. Yekta was happy at the reward ceremony while the silver medal was hung. It wasn’t easy; he had won a lot of races, had always become the first and had never been overtaken. Becoming the second fastest racehorse of the world wasn’t even the other racehorses’ dream. In fact, it wasn’t impossible to become the second of the world championship but it was too difficult. Yekta had succeeded in doing this difficulty.

    After a few days Yekta started to get bored. The passing days were getting him to consider being the second as his own and this was increasing the sorrow of not becoming the first. Yekta couldn’t stand the sorrow anymore so he ran away from the racehorse farm and went to the Appalaş Mountains. He saw wild horses grazing in the meadow further while he was wandering in the Appalaş Mountains. They were Mustang horses. He went near them and asked: “Hello, would you mind my joining you? “ Gera, who was the head of the Mustangs, said ” Of course, come and join us buddy “Yekta joined the Mustangs and started to graze with them. It was good and nice there; he got closer with the Mustangs immediately. More than an hour had passed. Gera the head said he would go to the piny wood that was 10 kilometres away, he said “Let’s” and started to run. The horse herd, whose number increased to 20 with Yekta’s joining, was running fast. The one who was the strongest and who ran the fastest among the Mustang horses would become the head of the herd. It was impossible to become the head by running in the middle lines. Whenever the head was overtaken, he would lose being the head. Gera was running forward. The other horses were striving to reach him.

    However, Yekta always ran at the back. When they arrived at the piny wood, he had overtaken only two horses, namely he had become the 18. Yekta didn’t want to accept that. He was a racehorse, so he was used to run on the grassy or sand track. Gera the head had said that they would go to the piny wood and he had run forward quickly and the other horses had followed him. The one who started running the last was Yekta; who even couldn’t understand what was going on, what was happening, what the piny wood was. In fact they had run on the grass but they had run on a stony place later and next they had had to run among thicket and woods. The Mustangs had already known that place very well since they had passed there a lot of times before. They knew where to step while running on the stony place, and they knew which the shortest way was while passing through the thicket and woods. Because of that Yekta thought that if he would move backward one step each kilometre, he would move backward ten steps each ten kilometres. The distance between Gera and him was already that much. Yekta never returned to the racetracks. He always stayed in the mountains among the Mustangs. The passing time gained power to Yekta’s and Gera was overtaken by him one day. Becoming the head of the Mustangs, Yekta stayed the head for many years.

    THE END



    GÖLGESİYLE YARIŞAN TAY


    At yarışlarının yapıldığı şehir hipodromu çok kalabalıktı. Tribünler tıklım tıklım doluydu. Her pazar günü olduğu gibi, bu pazar da birinci olana büyük ikramiyenin verildiği yarışlar yapılacaktı. Birincilik için en büyük aday Kara Bomba isimli attı. İki yıla yakın bir zamandır bu şehirde yapılan yarışmaların tek ve mutlak hakimiydi. Simsiyah rengi, kocaman gözleri ve dev gibi uzun boyuyla o her zaman atların en irisiydi. Daha uzun bir süre birinciliği kaptırmayacağı tahmin ediliyordu.

    Diğer yarışmacı atlar ise, Fırtına, Ak kız, Pençe, Sürpriz, Zorlu, Tavşan ve Yekta idi. Yekta, böyle bir yarışa ilk defa katılıyordu, oldukça heyecanlıydı. Gerçi yetiştirildiği yarış atı çiftliğinde çok iyi hazırlanmıştı, fakat genç ve tecrübesiz oluşu onu korkutuyordu. Ya birinci olamazsa?.. Böyle bir şeyi düşünmek bile istemiyordu. O zaman, sıradan bir yarış atı durumuna düşecek ve belki bu durum hep böyle sürüp gidecekti. Bin bir çeşit yarış hilelerinin yapıldığı, düzenin ve entrikanın bol olduğu bu yarışlarda birinci olmak sadece süratli olmak ve dayanıklılık demek değildi. Mesela, bazı yarışlarda Tavşan tavşanlık yapardı. Yarış başlar başlamaz öne geçer, temposunu gittikçe arttırır, atları yorar ve yarışı bırakırdı. Son düzlükte Kara Bomba yaptığı bir atakla birinciliği kazanırdı. Pençe isimli yarış atı Kara Bomba’nın diğer yardımcısıydı. Yarış sürerken form durumu yüksek olan atları kollar, onlara çarpar, önlerine geçip hızlarını azaltır ve Kara Bomba’nın yarışı kazanmasını sağlardı.

    Atlar, düzenli olarak başlama yerinde sıralandılar. Start için tabanca sesi duyulur duyulmaz, sekiz tane güçlü yarış atı ileri atıldılar. Çıkışı çok kuvvetli olan Tavşan hemen öne geçti. Yekta tüm çabasına karşılık ikinci sırada kalmıştı.” Tüh be, Tavşan’ı kaçırdım!..Bu Tavşan’ı zaten son düzlüğe kadar kimse geçemezmiş. Yarışın ortasına gelmeden onu mutlaka geçmeliyim. Haydi Yekta, daha hızlı, daha hızlı…”

    1500 startı geçildiğinde Tavşan ikinci durumdaki Yekta’nın üç boy kadar önündeydi. “ Bomba nerelerde ki, dönüp bakmalı. Tavşan bu süratiyle yarışı tamamlayamaz. Vay, Bomba hemen arkamdaymış! Ne oluyor ya, ne dümen çeviriyor bunlar? Son düzlüğe kadar orta sıralarda saklanırmış bu. Benden huylandılar muhakkak. “

    Yarışın ortası: 1000 startı geçilirken, Tavşan isimli yarış atı aniden koşu pistinin kenarına çıktı ve yarışı bıraktı. Yekta süratle onun yanından geçti ve birinci duruma yükseldi. Fakat yarışın bitmesine 1000 metre vardı ve Kara Bomba, Yekta ile arasındaki farkı gitgide kapatmaktaydı.

    Son düzlüğe ( son 500 metre ) Yekta ile Kara Bomba başa baş girdiler. Nefesleri kesen bir mücadeleden sonra bitişe 100 metre kala başlayan Yekta’nın öldürücü deparları yarışı iki boy farkla kazanmasını sağladı. Yekta mutluydu artık çünkü ilk yarışını zor da olsa birinci olarak bitirmeyi başarmıştı. Yekta, Kara Bomba ve ekibiyle birçok defalar daha yarıştı. Girdiği her yarışta birinci oldu. Artık bu şehir ona dar gelmeye başlamıştı. Dışa açılmalı, adını daha geniş çevrelere duyurmalı ve daha büyük yarışlar kazanmalıydı. Nitekim girdiği bölge birinciliği koşusunu da kazanınca, bir ay sonra yapılacak olan ülke şampiyonluğu yarışına katılmak için antrenmanlarını daha da sıklaştırdı.

    Hazırlandığı yarış atı çiftliğinde birçok yarış atı Yekta’ya değişik zamanlarda katıldıkları yarışmaları anlattılar. Yekta, onları büyük bir dikkatle dinledi. Görgüsünü, bilgisini arttırdı. Yekta’ya göre, bilmenin, öğrenmenin sonu yoktu. Her yeni bilgi yeni bir şeyler öğretirdi. Önemli olan öğrendiklerine kendi düşüncelerinden yeni fikirler katarak “ özgün bilgi “ elde edebilmekti. Doğru düşünebilmek ancak kendini çok iyi tanımakla mümkün olabilirdi. Bu da kişisel erdem için gerekli olan “ oto kontrol “ yani kendi kendini kontrol etme yeteneğini sağlardı. Oto kontrol yeteneğinin düzenli olması, mükemmellik sınırlarını zorlardı.

    Günler günleri kovaladı. Her geçen gün Yekta’nın gücüne güç katıyordu. Gittikçe daha süratli koşmaya ve mesafeleri daha kısa zamanda aşmaya başlamıştı. Büyük yarışa yedi gün kalmıştı. Öğleden sonra özel olarak hazırlanmış kamyona Yekta’yı bindirdiler. Kamyon, biraz sonra ülkenin en büyük şehrine gitmek üzere yola çıktı. Yolun yarısı geçilmişti ki, kamyon büyük bir gürültüyle yol kenarındaki hendeğe yuvarlandı. Sonra derin bir sessizlik. Yekta’ya şans eseri bir şey olmamıştı. Kapısının açılmasını bekledi. Gelen giden yoktu. Uzun bir süre uğraştıktan sonra kapının kilidini kırmayı başardı. Korkuyla dışarı fırladı. Yola çıktı. Çok uzaklarda tek tük ışıklar görünür gibi oluyordu. Yarışın yapılacağı yer oralarda olmalıydı. Kamyon olmasa da olurdu. Kendi başıma da olsam oraya varabilirim, diye düşündü. Koşmaya başladı. Koştu…Koştu…

    Aradan bir saatten fazla zaman geçti. Hava kararmaya,Yekta, şaşırmaya başladı. Ne oluyordu? Neden ortalık hep aydınlık kalmıyordu? Karanlık kadar anlamsız şey var mıydı? Şaşırmakta haklıydı. Gündüzleri açık havada antrenman yapar, hava kararmadan içeriye girerdi. İçerde de ışıklar gece gündüz yanardı. O, şimdiye kadar karanlıkta hiç kalmamıştı. Yekta ay ışığı altında, yavaş bir tempo tutturmuş olarak kilometrelerce koştuktan sonra birden ürperdi. Sol tarafında bir karartı vardı ve kendisini geçmeye çalışıyordu. Hızla başını çevirdi. Bir at !..

    Yekta:

    “ Kim ola ki? Nereden çıktı birdenbire? Neyse kim olduğu beni ilgilendirmez. Önemli olan beni geçmek üzere olması.İşte buna izin vermem!..Şimdiye kadar kimse bana toz yutturamadı. Tempoyu biraz arttırayım, bakalım ne yapacak? “ diye düşündü. Yekta’nın gölgesini geçmek için verdiği uğraş bütün bir gece boyu devam etti. Sabaha karşı karanlık yerini aydınlığa bırakırken Yekta’nın gölgesi silinip gitti. Bir aralık, kafasını sol tarafına çeviren Yekta onu göremedi. Sağına baktı, yine yok. Arkasına baktı, gerilere daha gerilere baktı. Rakibinin olağanüstü tempoya ayak uyduramayıp yarışı bıraktığını zannetti. Hızını yavaş yavaş azalttı.

    Yekta hafif bir tempo ile koşmaya bir saat kadar daha devam etti. Yarışın yapılacağı şehrin işte ilk evleri gözükmeye başlamıştı. Yekta yolda rastladığı bir sütçü beygirine at yarışlarının yapılacağı hipodromun nerede olduğunu sordu. Tarif edildiği üzere yoluna devam etti. Göğsü gururla kabarmış olarak, başı dimdik vaziyette, şehrin ana caddesinden geçerken arabalar durmuştu ve yol kenarındaki insanlar gazetelerde, dergilerde birçok defalar resmini gördükleri, hakkında yazılan yazıları okudukları bu şahane tayı çılgınca alkışlıyorlardı. Hipodromun kapısının açık olmasından yararlanan Yekta, içeriye girdi. Biraz sonra koşu pistine çıkmıştı. Altı gün sonraki ülke birinciliği koşusu burada yapılacaktı. Ağır adımlarla koşu pistinde tur atan Yekta o yarışta birinci olmayı düşünüyordu mutlaka.

    Yekta’yı getiren kamyonun devrildiğini haber alan sahibi olay yerine gelmişti. Sürücü ile seyis yaralı olarak hastaneye kaldırıldılar. Yekta’nın sahibi sabah olunca Yekta’yı aramaya koyuldu ve onun hipodroma geldiğini haber alınca oraya gitti. Hipodromun kapısından içeriye giren Yekta’nın sahibi Yekta’yı koşu pistinde ağır adımlarla koşarken görünce “ Yekta… Yekta…”diye bağırarak piste fırladı. Hızla koşarak Yekta’ya yetişti ve onun boynuna sarıldı. Yekta neden sonra durumun farkına vardı. Sahibi onu bu yabancı şehirde aramış ve bulmuştu.

    Yekta’nın sahibi Yekta’yı bir arkadaşının yarış atı çiftliğine götürdü. Yorgun durumdaki Yekta o günü ve ertesi günü dinlenerek geçirdi. Daha sonra koşu antrenmanlarına başlayan Yekta üç gün içinde eskisinden daha iyi bir form tuttu. Artık hazırdı ve birincilik için en şanslı kendisini görüyordu.

    Yekta yarış günü kasırga gibi esti. Daha ilk metrelerde yaptığı korkunç atakla öne geçti. Çılgın gibi koşuyordu. Türkiye’nin en iyi yarış atları onun sürati karşısında çaresiz kalmışlardı. Açık farkla ve rekor bir dereceyle yarışı birinci olarak bitirdi. Bu birincilik onun pratik ile teoriyi en iyi şekilde birleştirmesiyle oluşmuştu. Sonuç olarak, mükemmele ulaşmış ve geçilmez ünvanına sahip olmuştu.

    Türkiye Şampiyonu olan Yekta doğup büyüdüğü yarış atı çiftliğine geri dönünce coşkulu bir şekilde karşılandı. Çiftlikteki yarış atları bahçedeki televizyondan yarışı izlemişler ve Yekta’nın birinciliğine çok sevinmişlerdi. Yekta birkaç ay sonra özel uçakla İngiltere’ye götürüldü. Yakında Avrupa şampiyonası vardı ve Yekta bu yarışta Türkiye’yi temsil edecekti. Yekta sıkı bir antrenman programına alındı. Yaptığı her antrenman onun derecesini giderek geliştirmesine ve daha hızlı koşmasına yol açıyordu. Şampiyonaya birkaç gün kala Yekta’nın Avrupa rekorunu zorlar hale gelmesi sahibini sevindirmişti. Ama Yekta’nın durumuna sevinmeyenler de vardı. Tribünlerde Yekta’yı dişlerini gıcırdatarak seyreden birkaç kişi onun ölüm fermanını imzalıyordu:

    “ Yekta, Yekta dedik aldık başımıza belayı. Yarış atı değil sanki fırtına. Yaptığı şu dereceye bak. Son adımını biraz çabuk atsa Avrupa rekoru olacak. “

    “ Ne demezsin. Bu sadece bir antrenman koşusu. Yalnız koşuyor, kendisini zorlayan rakibi yok. Esas yarış olsa kesinlikle geçilmez. Şu anda Avrupa’daki en iyi yarış atı Yekta. “

    Bir üçüncü kişi ise: “ Bizim at Yekta’yı geçemez. O zaman ha ikinci olmuşsun, ha sonuncu. Yekta yarışa girmese biz birinci oluruz. Bu gece Yekta’ya bir iğne vurursak ölür gider. Birincilik ödülünü alır, harcarız. Hem ülkemizin reklâmı olur. Reklâm işi ülkeye döviz kazandırır. “

    “ Tamam, bu gece üçümüz Yekta’nın durduğu yere gireriz. Hepimizin elinde birer zehirli iğne. Yekta birimizden kaçsa ötekine yakalanır. “

    Gecenin ilerleyen vakitlerinde Yekta bir iç sıkıntısı yaşıyordu. Huzursuzdu. Huzursuz olması, onun uyumasını engelliyordu. Derinden gelen ayak sesleri duydu. Bu saatlerde bakıcılar ahıra girmezlerdi. Yoksa gelenler yabancı mıydı? Amaçları ne olabilirdi? Yekta yine de aklına kötü şeyler getirmedi. Bekledi. Biraz sonra ellerinde sopalarla, iğnelerle üç kişi karşısına dikilince ürperdi. Korktu. Zalim adamlar aniden harekete geçerek bütün suçu iyi bir yarış atı olmak olan Yekta’ya sopalarla acımadan vurmaya başladılar. Canı yanan Yekta birkaç adım gerileyince arkası duvara dayandı. Adamlar, Yekta’nın üstüne çullanınca sert tepkiyle karşılaştılar. Yekta şaha kalkarak güçlü ön ayaklarını adamlardan birinin kafasına indirdi. Adam, boş çuval gibi yere düştü. Yekta geri dönerek arka ayaklarını savurdu. Darbe hedefini bulmadı ama iki adam niyet bozarak yerde yatan arkadaşlarını sırtlayıp olay yerinden uzaklaştılar.

    Yekta daha sonra yerdeki sopaları ve iğneleri bir torbaya koyup çöpe attı. Olanların kimse tarafından bilinmesini istemiyordu. Kötülükler yayılmamalıydı. Dünyada kötülükler iyiliklerden daha çoktu. Kötülük yapmak kolaydı, zor olan iyilikti. Yekta şimdi zoru başarmıştı. Adamlar kaçmıştı. Belki bir daha kimseye kötülük yapmazlardı. Tekme yiyen adam yaşıyor muydu? Bunu bilemezdi. Adam yaşasa bile insanlar Yekta’yı kısa bir süre de olsa gözetim altına alırlardı. Bir, iki gün antrenman yapmamak, Yekta’nın Avrupa şampiyonu olamaması demekti. Bu durum Yekta’yı psikolojik olarak çökertirdi. Geride ondan birincilik bekleyen koskoca bir ülke vardı. Milyonlarca insanın hayali gerçek olmazdı. Yarış atı çiftliğinde arkadaşları vardı. Kendisine fikir bakımından büyük destek olan can arkadaşları. Ülke şampiyonluğu ödülü gibi, Avrupa şampiyonluğu ödülünü de arkadaşlarına verecekti. Güzelim altın kupalar iki tane olacaktı.

    Avrupa şampiyonasında Yekta taktik gereği ilk 300 metreyi orta sıralarda geçti. Yavaş yavaş temposunu artıran Yekta 1000 metre geçilirken az bir farkla öndeydi. Son 500 metreye dört at yan yana girdi. Yarışın bitmesine 50 metre kala bir aralık dördüncü duruma düşmesine karşın, hınçla ileri atılarak ciğerlerini parçalarcasına gayret gösterdi ve yarışı kazandı. Yekta, Avrupa Şampiyonu olmuştu. Yekta, ülkesinde coşkulu bir şekilde karşılandı. Gazete, radyo ve televizyon haberlerinde hep Yekta vardı. Avrupa’daki yayın kuruluşları da Yekta’dan bahsediyordu. Aylar sonra Yekta’yı Amerika’da görüyoruz. O. New York’ta yapılacak Dünya Şampiyonası için buraya getirilmişti. Otoriteler tarafından birinci olmasına kesin gözüyle bakılan Yekta, ne yazık ki, Avustralya şampiyonuna geçildi ve ikinci oldu. Ödül töreninde dünya ikincisi Yekta gümüş madalya boynuna takılırken neşeliydi. Kolay değildi, bir yıldır pek çok yarış kazanmış, hep birinci olmuş, hiç geçilmemişti. Dünyanın en hızlı koşan ikinci yarış atı olmak nice yarış atının hayallerinin bile ötesindeydi. Gerçi dünya ikinciliği imkânsız değildi ama çok zordu. Yekta bu çok zoru başarmıştı.

    Birkaç gün sonra Yekta’yı sıkıntı basmaya başladı. Geçen günler ona başarısını benimsetiyor, birinci olamamanın verdiği üzüntüyü artırıyordu. Giderek artan üzüntüye dayanamayan Yekta, New York’taki yarış atı çiftliğinden kaçarak Appalaş Dağları’na gitti. Yekta, Appalaş Dağları’nda gezerken ilerdeki çimenlikte otlayan vahşi atlar gördü. Bunlar Mustang atlarıydı.

    Yekta, onların yanına giderek: “ Merhaba, beni de aranıza alır mısınız? “ diye sordu.

    Mustangların başkanı olan Gera: “ Olur tabi, gel katıl bize arkadaş “ dedi. Yekta, Mustangların arasına katılıp, onlarla birlikte otlamaya başladı. İyiydi, güzeldi buralar, Mustanglarla kaynaşıverdi.

    Aradan bir saatten fazla zaman geçmişti. Başkan Gera, on kilometre ilerdeki çamlığa gidileceğini söyleyip, haydi, dedi ve koşmaya başladı. Yekta’nın katılmasıyla sayısı yirmiye ulaşan at sürüsü hızla yol alıyordu. Mustang atlarında en güçlü olan ve en hızlı koşan sürüye başkan olurdu. Orta sıralarda koşsun, sürüye başkan olsun? Böyle şey olmazdı. Sürü başı geçildi mi, başkanlığı kaybederdi. Şimdi Gera farklı şekilde önde koşuyordu. Diğer atlar Gera’ya yetişmek için çaba sarf ediyorlardı.

    Yekta ise, hep son sıralarda koştu. Çamlığa varıldığında sadece iki atı geçmişti, yani Yekta 18. olmuştu. Yekta bunu kabullenmek istemedi. O, bir yarış atıydı ve kum veya çim pistte koşmaya alışkındı. Başkan Gera, on kilometre ilerdeki çamlığa gidiyoruz deyip fırlamış, diğer atlar da, onun peşine takılmıştı. En son koşmaya başlayan ise, ne oluyor, ne çamlığı diye düşünmesine bile fırsat kalmayan Yekta’ydı. Gerçi çim üstünde de uzun süre koşmuşlardı ama sonra taşlık bir araziden geçmişler, daha sonra çalılık ve ağaçlık bir yerde koşmak zorunda kalmışlardı. Mustanglar, daha önce defalarca gidip geldikleri bu yolu ezberlemişlerdi. Taşlıkta koşarken nereye basılması gerektiğini, çalılıktan, ağaçlıktan geçerken hangi yolun kestirme olduğunu biliyorlardı. Yekta bu sebeplerden dolayı her kilometrede bir adım gerilese on kilometrede on adım gerileyeceğini düşündü. Zaten Gera ile arasındaki fark işte o kadardı. Yekta, bir daha yarış pistlerine dönmedi. Hep dağlarda Mustanglar arasında kaldı. Geçen zaman genç Yekta’nın gücüne güç kattı ve Gera bir gün Yekta tarafından geçildi. Mustanglara başkan olan Yekta uzun yıllar başkan kaldı.

    SON


    Serdar Yıldırım

Bu Konudaki Etiketler

Bu Konuyu Paylaşın !

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
eşarp bağlama - Uyar Optik - Mustafa Uyar - ılgın - eşarp yapma -
Eğitim ve Ögretim Genel