Reformtürk 14 Yıldır Sizlerle
Sayfa 8/9 İlkİlk ... 6789 SonSon
82 sonuçtan 71 ile 80 arası
  1. #71
    SPONSOR REKLAM soleil - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    10 Eylül 2006
    Yer
    konya
    Mesajlar
    4,856
    Tecrübe Puanı
    106

    Icon4 Yanıt: Türkülerimiz Ve Hikayeleri

    Hasan Dağı - Çukurova yöresi

    Büyük bir halk şairi olan Karacaoğlan'ın hayatı üzerine yapılan araştırmalarda kesin bir bilgi yoktur. Son yıllarda yapılan araştırmalarda ve şiirlerinde yapılan incelemelerden onun 1606 da doğmuş 1670 yılında ölmüş olduğu tahmin edilmektedir. Her nekadar doğduğu yer bilinmiyorsa da öldüğü ve mezarının bulunduğu yer bellidir. Kendisinin Güney Anadolu'da yaşayan Türkmen aşiretinden olduğu daha doğrusu İçel'li olduğu muhakkaktır.Şiirlerinden anlaşıldığı kadarıyla kendisi pek çok yer gezmiş,aşkı ve tabiat sevgisini yaşadığı hayatı, çağının konuşma dili ile öz türkçe olarak işlemiş ve anlatmış bir halk şairidir.
    Bugün kesin olarak bilinen bir şey varsa o da mezarının İçel'in Mut İlçesi'ne bağlı Karacaoğlan Köyü'ndeki Karacaoğlan tepesinde Karacakız tepesi ile karşı karşıya olduğudur.
    Mezar 1997 yılında anıt mezar haline getirilerek Kültür Bakanı İstemihan Talay tarafından ziyarete açılmıştır. Karacaoğlan aynı zamanda tarihte heykeli dikilen, bilinen ilk ozandır. İçel'in Mut İlçesine Heykeltraş Prof.Hüseyin GEZER tarafından yapılan heykeli 8 haziran 1973 günü dikilmiştir.Yörede onun şiirlerinden pek çoğu halk arasında söylenir bazıları türküleştirilmiştir.

    Çeşitli kaynaklara göre Kozana bağlı Feke İlçesi'nin "Gökçe" köyünde, "Mamalı" da, "Binbuğa"da, "Erzurum"da "Zobular"da, "Gökçeli"de, "Varsak da, hatta "Belgrad"da doğduğu öne sürülmüştür. Fakat, kanımızca en sağlam ve eski kaynak, Akşehirli Ahmet Hamdi Efendi'nin hatıra defteri olup, inandırıcı delillere da-yanmaktadır. Hamdi Efendi, Varsak köyünde 1876 da hatıra defterine şu satırları kaydetmiştir: "Malum ola ki Karacaoğlan Varsak karyesinde dünyaya gelüp babası Türkmen aşiretinden Kara İlyas, fakir-el hal olmağla sayd-ü şikarla taayyuş eder olup 1013 (M .1604) tarihinde Kozan dere-beylerinden Hüsa m Beyin sayıl namıyle tut-kap asker devşirdiği hengamda İlyas dahi tutulup götürülerek orada gaip olduğu için lakapları Sayıloğlu kaldığı ve el- yevm karyei mezbur hanedanı Sayılzade Mehmet Efendi'den anlaşılmıştır. Karacaoğlan'ın ismi Hasan olup öksüz büyümüş. Vechen karayağız ve fakir çocuğu olduğu için buna Karacaoğlan denülüp böylece anıldığı. Karacaoğlan delikanlı iken munis ve zeyrekliği hasebiyle ol vaktin karye ağalarından serdengeçti Osman Ağa Karaca Oğlan'ı evlatlık şekliyle diğer fakir bir aile kızıyle teehhül ettirmiş ise de kız hor ve çirkin olduğundan Kara caoğlan babası gibi Sayıl askerliğine tutulacağını anlayup yirmi dört yaşında Varsak'tan firar-la mekanın gaip ederek, encam Maraş'ta Zülgaroğlu (Zülkadir olacak) Hüsam Bey' in himayesinde altı sene teehhül ümidiyle kalıp, teehhül ümidi münkesir olunca ora-dan müfarekatla yine geşt-i diyara başlayıp on dokuz sene sonra vatanına gelmişse de fazla barınamayıp elli beş yaşında Tarsus tarikıyla tekrar geşt-i diyara der-ban oldu-ğu (1)", kayıtlıdır. Han Mahmut adli halk hikayesinde ve diğer bazı anlatımlarda Karacaoğlan'ın Tarsus'ta Karaca Kız adındaki bir yörük beyi'nin kızına aşık olduğu, vermedikleri için kızın, arkasından da Karacaoğlan'ın Kırklar mağarasına, bazı kaynaklara göre de Eshab-ı Kehf Mağarasına çekilerek orada öldüğü rivayet olunur. İshak Refet Işıtman ise, 1933 yılında yayınladığı Karacaoğlan adlı eserinin 33. sayfasında "Şairin menkıbeleri arasında Karaca Kız adlı birisini sevdiği söylenir ve ölünceye kadar bu sevginin devam ettiği, fakat birbirlerine kavuşamadıkları, en sonunda Karacaoğlan'ın bir tepeye, Karaca Kız'ın da onun karşısındaki bir tepeye gömüldükleri anlatılır. Bu tepeler Çukurovada imiş", demektedir. Bizim görüşümüze göre buradaki Çukurova'dan Çukur Köyü'nün anlaşılması gerekir. Zira Çukur köyü (şimdi Karacaoğlan) Karaca Kız ve Karacaoğlan Tepeleri'nin düzlüğündedir. Fuat Köprülü'nün araştırma yaptığı dönemlerdeki ulaşım imkanları dikkate alınırsa, Mut İlçesi dahi belli çevre dışında bilinmezken Çukur köyünün bir araştırmacı için bilinmesi elbette mümkün değildir. Esasen şimdiki Çukur (Karacaoğlan) köyü 1286 yıllarında Sarıkavak beylerinden Hacı Kadir ağa zamanında eski yerinden nakledilmiştir. Karacaoğlan tepesinin birkaç kilometre kuzey batısına düşen eski Çukur içme ve kullanma sularını sarnıçlardan sağlayan bir kıraç yayladır. Sarıkavak beylerinin yaylası olan bu köyün 8 kilometre kadar doğuya nakledilmesinin bir de hikâyesi vardır. Rivayete göre köyün çobanı, sürünün içinden bir tekenin sık sık ayrılarak sakalı ıslanmış şekilde geriye döndüğünü görür ve merakla takip eder. Görür ki şimdiki köyün hemen yakınında bir kaynak vardır ve teke tesadüfen bulduğu bu kaynaktan iç güdüsüyle şaşırmadan gidip, suyunu içtikten sonra dönmektedir o Bundan sonra sadece yazları oturulan eski Çukur su kaynağına yakın yerde yeniden iskân sahası haline getirilir. Köy devamlılık kazandıktan sonra halk Karacaoğlan mezarını adeta ziyaretgâh haline getirmiş, ona evliyalık izafe etmiş, tepenin adına zamanla Erenler Tepesi de denmeye başlanmıştır.

    Kaynak : Karacaoğlan

  2. #72
    soleil - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    10 Eylül 2006
    Yer
    konya
    Mesajlar
    4,856
    Tecrübe Puanı
    106

    Icon4 Yanıt: Türkülerimiz Ve Hikayeleri

    Hapisanelere Güneş Doğmuyor - Orta Anadolu yöresi

    1960’lı yıllardan itibaren ismi bağlama ile birlikte anılan, sadece geniş halk kesimlerinde değil, ciddi musiki çevrelerinde de taktir ve hayranlıkla dinlenen Neşet Ertaş’ı farklı bir bağlamda değerlendirmek gerekiyor. Çünkü o da aslında tam bir yöre sanatçısı, yani mahalli bir sanatçı olmasına rağmen yaygın şöhreti ve söylediği türkülerin popülaritesi ile ülke genelinde tanınan biri olarak diğerlerinden ayrılır.

    İşte Neşet Ertaş Orta Anadolu bozkırlarının tam göbeğinde, “ay dost deyince yeri göğü inleten” gönül delisi bir babanın evladı olarak 1938’de Kırtıllar’da dünyaya gelir. Hiç çocuk sahibi olamadığı ilk karısı Hatice’yi genç yaşında kaybeden Muharrem Ertaş, ikinci evliliğini Kırtıllar köyünden Döne ile yapar ve bu evlilikten, Necati, Neşet, Ayşe, Nadiye ve muhterem adında beş çocuğu olur. Kırtıllar nüfusunun tamamı abdallardan ibaret olan bir aşiret köyüdür. Köyün çevrede “abdallar” adıyla anılması da bundan olsa gerek. Daha altı yedi yaşlarında iken, kendisini yöre düğünlerinin aranılan sanatçı babası Muharrem Ertaş’ın sazı önünde oynarken bulan Neşet Ertaş, hayatını, bir nevi hayat destanı diyebilceğimiz 1960’lı yıllarda yazdığı uzun bir şiirinde şöyle anlatır.

    TÜRKÜ BABANIN HAYAT DESTANI ŞİİRİ

    Bin dokuzyüz otuzsekiz cihana
    Kırtıllar köyünde geldin dediler
    Babama Muharrem, anama Döne
    Dediysen Ata’yı bildin dediler


    Dizinde sızıydı anamın derdi
    Tokacı saz yaptı elime verdi
    Yeni bitirmiştim üç ile dördü
    Baban gibi sazcı oldun dediler


    O zaman babamdan öğrendim sazı
    Engin gönül ile Hakk’a niyazı
    O yaşımda yaktı bir ahu gözü
    Mecnun gibi çölde kaldın dediler


    Zalım kader devranını dönderdi
    Tuttu bizi İbikli’ye gönderdi
    Babam saz çalarken bana zil verdi
    Oynadım meydanda köçek dediler



    Anam Döne İbikli’de ölünce
    Tam beş tane öksüz yetim kalınca
    Beşimiz de Perişan olunca
    Babamgile burdan göçek dediler



    Yürüdü göçümüz Tefleğe doğru
    Bu hali görenin yanıyor bağrı
    Üç aylık çoçuğun çekilmez kahrı
    Bunlara bir ana bulun dediler


    Yozgat’ın Kırıksoku Köyü’ne vardık
    Bize ana yok mu diyerek sorduk
    Adı Arzu dediler bir ana bulduk
    İşte bu anadır buldun dediler



    En küçük kardaşı kayıp eyledik
    Onun için gizli gizli ağladık
    Üstelik babamı asker eyledik
    Yine öksüz yetim kaldın dediler


    Zalım kader tebdilimi şaşırttı
    Heybe verdi dalımıza devşirtti
    Yardım etti Yerköy’üne göçürttü
    Biraz da burada kalın dediler


    Yerköy’den Kırıkkale’ye geldik
    Babam saz çalarken biz çümbüş aldık
    Kırşehir’e varınca kemanı çaldık
    Aferin arkadaş çaldın dediler


    Yarin aşkı ile arttı hep derdim
    Babamı bir yere dünür gönderdim
    Başlık çok istemişler haberin aldım
    İstemiyor yarin seni dediler


    Kırşehir’de yedi sene kalınca
    Düğün düzgün hepsi bize gelince
    Burada herkese yer daralınca
    Ankara’ya gider yolun dediler


    Ankara’da (sünnetçi) Veysel Usta’yı buldum
    Epeyce eğleştim, evinde kaldım
    Yüz lirayı verip bir yatak aldım
    Etti isen böyle buldun dediler


    Bir ev kiraladım münasip yerde
    Kaldı kavim kardaş hep Kırşehir’de
    Bu aşk hançerini vurdu derinde
    Çaresini bulamazsan ölün dediler


    Yarin aşkı ile döndüm şaşkına
    Arada içerdim yarin aşkına
    Canan acımaz mı garip dostuna
    Buna da içeriye alın dediler

    Bu hasretlik duygusu Türkü babanın sanatına olumlu etki yaparak, memleketin taşına, toprağına, insanına hasret ve özlemle dolu pek çok türkünün doğmasına sebep oldu.

    Ana vatanımsın, baba yurdumsun
    Ozanlar diyarı şirin Kırşehir
    Uzak kaldım gurbet elde derdimsin
    Hasretin bağrımda derin Kırşehir.
    Feleğin yazdığı kara yazıynan
    Çok yürüdüm bağrımdaki sızıynan
    Kara kaşlarıynan, kara gözüynen
    Aşık etti beni birin Kırşehir


    Gerçekten de “gönül” kelimesinin Ertaş’ın şahsi lügatinde çok özel bir yeri var. O adeta, tıpkı Yunus gibi, Hacı Bektaş-i veli gibi kendisini”gönüller yapmaya” adamış biri... “gönül”ün geçmediği türküsü yok dense yeri...

    Şu garip halimden bilen işveli nazlım
    Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen
    Tatlı dillim, güler yüzlüm, ey ceylan gözlüm
    Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen

    Bir başka türküsünde:

    Küstürdüm gönlümü güldüremedim
    Baharım güz oldu yazım kış oldu
    Gönüle yarini bulduramadım
    Baharım güz oldu, yazım kış oldu

    Kaynak : Söz-Müzik: Neş'et Ertaş

  3. #73
    soleil - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    10 Eylül 2006
    Yer
    konya
    Mesajlar
    4,856
    Tecrübe Puanı
    106

    Icon4 Yanıt: Türkülerimiz Ve Hikayeleri

    Ilgıt ılgıt esen - Çukurova yöresi

    KARACAOĞLAN

    Büyük bir halk şairi olan Karacaoğlan'ın hayatı üzerine yapılan araştırmalarda kesin bir bilgi yoktur. Son yıllarda yapılan araştırmalarda ve şiirlerinde yapılan incelemelerden onun 1606 da doğmuş 1670 yılında ölmüş olduğu tahmin edilmektedir. Her nekadar doğduğu yer bilinmiyorsa da öldüğü ve mezarının bulunduğu yer bellidir. Kendisinin Güney Anadolu'da yaşayan Türkmen aşiretinden olduğu daha doğrusu İçel'li olduğu muhakkaktır.Şiirlerinden anlaşıldığı kadarıyla kendisi pek çok yer gezmiş,aşkı ve tabiat sevgisini yaşadığı hayatı, çağının konuşma dili ile öz türkçe olarak işlemiş ve anlatmış bir halk şairidir.
    Bugün kesin olarak bilinen bir şey varsa o da mezarının İçel'in Mut İlçesi'ne bağlı Karacaoğlan Köyü'ndeki Karacaoğlan tepesinde Karacakız tepesi ile karşı karşıya olduğudur.
    Mezar 1997 yılında anıt mezar haline getirilerek Kültür Bakanı İstemihan Talay tarafından ziyarete açılmıştır. Karacaoğlan aynı zamanda tarihte heykeli dikilen, bilinen ilk ozandır. İçel'in Mut İlçesine Heykeltraş Prof.Hüseyin GEZER tarafından yapılan heykeli 8 haziran 1973 günü dikilmiştir.Yörede onun şiirlerinden pek çoğu halk arasında söylenir bazıları türküleştirilmiştir.

    Çeşitli kaynaklara göre Kozana bağlı Feke İlçesi'nin "Gökçe" köyünde, "Mamalı" da, "Binbuğa"da, "Erzurum"da "Zobular"da, "Gökçeli"de, "Varsak da, hatta "Belgrad"da doğduğu öne sürülmüştür. Fakat, kanımızca en sağlam ve eski kaynak, Akşehirli Ahmet Hamdi Efendi'nin hatıra defteri olup, inandırıcı delillere da-yanmaktadır. Hamdi Efendi, Varsak köyünde 1876 da hatıra defterine şu satırları kaydetmiştir: "Malum ola ki Karacaoğlan Varsak karyesinde dünyaya gelüp babası Türkmen aşiretinden Kara İlyas, fakir-el hal olmağla sayd-ü şikarla taayyuş eder olup 1013 (M .1604) tarihinde Kozan dere-beylerinden Hüsa m Beyin sayıl namıyle tut-kap asker devşirdiği hengamda İlyas dahi tutulup götürülerek orada gaip olduğu için lakapları Sayıloğlu kaldığı ve el- yevm karyei mezbur hanedanı Sayılzade Mehmet Efendi'den anlaşılmıştır. Karacaoğlan'ın ismi Hasan olup öksüz büyümüş. Vechen karayağız ve fakir çocuğu olduğu için buna Karacaoğlan denülüp böylece anıldığı. Karacaoğlan delikanlı iken munis ve zeyrekliği hasebiyle ol vaktin karye ağalarından serdengeçti Osman Ağa Karaca Oğlan'ı evlatlık şekliyle diğer fakir bir aile kızıyle teehhül ettirmiş ise de kız hor ve çirkin olduğundan Kara caoğlan babası gibi Sayıl askerliğine tutulacağını anlayup yirmi dört yaşında Varsak'tan firar-la mekanın gaip ederek, encam Maraş'ta Zülgaroğlu (Zülkadir olacak) Hüsam Bey' in himayesinde altı sene teehhül ümidiyle kalıp, teehhül ümidi münkesir olunca ora-dan müfarekatla yine geşt-i diyara başlayıp on dokuz sene sonra vatanına gelmişse de fazla barınamayıp elli beş yaşında Tarsus tarikıyla tekrar geşt-i diyara der-ban oldu-ğu (1)", kayıtlıdır. Han Mahmut adli halk hikayesinde ve diğer bazı anlatımlarda Karacaoğlan'ın Tarsus'ta Karaca Kız adındaki bir yörük beyi'nin kızına aşık olduğu, vermedikleri için kızın, arkasından da Karacaoğlan'ın Kırklar mağarasına, bazı kaynaklara göre de Eshab-ı Kehf Mağarasına çekilerek orada öldüğü rivayet olunur. İshak Refet Işıtman ise, 1933 yılında yayınladığı Karacaoğlan adlı eserinin 33. sayfasında "Şairin menkıbeleri arasında Karaca Kız adlı birisini sevdiği söylenir ve ölünceye kadar bu sevginin devam ettiği, fakat birbirlerine kavuşamadıkları, en sonunda Karacaoğlan'ın bir tepeye, Karaca Kız'ın da onun karşısındaki bir tepeye gömüldükleri anlatılır. Bu tepeler Çukurovada imiş", demektedir. Bizim görüşümüze göre buradaki Çukurova'dan Çukur Köyü'nün anlaşılması gerekir. Zira Çukur köyü (şimdi Karacaoğlan) Karaca Kız ve Karacaoğlan Tepeleri'nin düzlüğündedir. Fuat Köprülü'nün araştırma yaptığı dönemlerdeki ulaşım imkanları dikkate alınırsa, Mut İlçesi dahi belli çevre dışında bilinmezken Çukur köyünün bir araştırmacı için bilinmesi elbette mümkün değildir. Esasen şimdiki Çukur (Karacaoğlan) köyü 1286 yıllarında Sarıkavak beylerinden Hacı Kadir ağa zamanında eski yerinden nakledilmiştir. Karacaoğlan tepesinin birkaç kilometre kuzey batısına düşen eski Çukur içme ve kullanma sularını sarnıçlardan sağlayan bir kıraç yayladır. Sarıkavak beylerinin yaylası olan bu köyün 8 kilometre kadar doğuya nakledilmesinin bir de hikâyesi vardır. Rivayete göre köyün çobanı, sürünün içinden bir tekenin sık sık ayrılarak sakalı ıslanmış şekilde geriye döndüğünü görür ve merakla takip eder. Görür ki şimdiki köyün hemen yakınında bir kaynak vardır ve teke tesadüfen bulduğu bu kaynaktan iç güdüsüyle şaşırmadan gidip, suyunu içtikten sonra dönmektedir o Bundan sonra sadece yazları oturulan eski Çukur su kaynağına yakın yerde yeniden iskân sahası haline getirilir. Köy devamlılık kazandıktan sonra halk Karacaoğlan mezarını adeta ziyaretgâh haline getirmiş, ona evliyalık izafe etmiş, tepenin adına zamanla Erenler Tepesi de denmeye başlanmıştır.

    Kaynak : Anonim

  4. #74
    soleil - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    10 Eylül 2006
    Yer
    konya
    Mesajlar
    4,856
    Tecrübe Puanı
    106

    Icon4 Yanıt: Türkülerimiz Ve Hikayeleri

    Karadır Bu Bahtım Kara - Orta Anadolu yöresi

    1960’lı yıllardan itibaren ismi bağlama ile birlikte anılan, sadece geniş halk kesimlerinde değil, ciddi musiki çevrelerinde de taktir ve hayranlıkla dinlenen Neşet Ertaş’ı farklı bir bağlamda değerlendirmek gerekiyor. Çünkü o da aslında tam bir yöre sanatçısı, yani mahalli bir sanatçı olmasına rağmen yaygın şöhreti ve söylediği türkülerin popülaritesi ile ülke genelinde tanınan biri olarak diğerlerinden ayrılır.

    İşte Neşet Ertaş Orta Anadolu bozkırlarının tam göbeğinde, “ay dost deyince yeri göğü inleten” gönül delisi bir babanın evladı olarak 1938’de Kırtıllar’da dünyaya gelir. Hiç çocuk sahibi olamadığı ilk karısı Hatice’yi genç yaşında kaybeden Muharrem Ertaş, ikinci evliliğini Kırtıllar köyünden Döne ile yapar ve bu evlilikten, Necati, Neşet, Ayşe, Nadiye ve muhterem adında beş çocuğu olur. Kırtıllar nüfusunun tamamı abdallardan ibaret olan bir aşiret köyüdür. Köyün çevrede “abdallar” adıyla anılması da bundan olsa gerek. Daha altı yedi yaşlarında iken, kendisini yöre düğünlerinin aranılan sanatçı babası Muharrem Ertaş’ın sazı önünde oynarken bulan Neşet Ertaş, hayatını, bir nevi hayat destanı diyebilceğimiz 1960’lı yıllarda yazdığı uzun bir şiirinde şöyle anlatır.

    TÜRKÜ BABANIN HAYAT DESTANI ŞİİRİ

    Bin dokuzyüz otuzsekiz cihana
    Kırtıllar köyünde geldin dediler
    Babama Muharrem, anama Döne
    Dediysen Ata’yı bildin dediler


    Dizinde sızıydı anamın derdi
    Tokacı saz yaptı elime verdi
    Yeni bitirmiştim üç ile dördü
    Baban gibi sazcı oldun dediler


    O zaman babamdan öğrendim sazı
    Engin gönül ile Hakk’a niyazı
    O yaşımda yaktı bir ahu gözü
    Mecnun gibi çölde kaldın dediler


    Zalım kader devranını dönderdi
    Tuttu bizi İbikli’ye gönderdi
    Babam saz çalarken bana zil verdi
    Oynadım meydanda köçek dediler



    Anam Döne İbikli’de ölünce
    Tam beş tane öksüz yetim kalınca
    Beşimiz de Perişan olunca
    Babamgile burdan göçek dediler



    Yürüdü göçümüz Tefleğe doğru
    Bu hali görenin yanıyor bağrı
    Üç aylık çoçuğun çekilmez kahrı
    Bunlara bir ana bulun dediler


    Yozgat’ın Kırıksoku Köyü’ne vardık
    Bize ana yok mu diyerek sorduk
    Adı Arzu dediler bir ana bulduk
    İşte bu anadır buldun dediler



    En küçük kardaşı kayıp eyledik
    Onun için gizli gizli ağladık
    Üstelik babamı asker eyledik
    Yine öksüz yetim kaldın dediler


    Zalım kader tebdilimi şaşırttı
    Heybe verdi dalımıza devşirtti
    Yardım etti Yerköy’üne göçürttü
    Biraz da burada kalın dediler


    Yerköy’den Kırıkkale’ye geldik
    Babam saz çalarken biz çümbüş aldık
    Kırşehir’e varınca kemanı çaldık
    Aferin arkadaş çaldın dediler


    Yarin aşkı ile arttı hep derdim
    Babamı bir yere dünür gönderdim
    Başlık çok istemişler haberin aldım
    İstemiyor yarin seni dediler


    Kırşehir’de yedi sene kalınca
    Düğün düzgün hepsi bize gelince
    Burada herkese yer daralınca
    Ankara’ya gider yolun dediler


    Ankara’da (sünnetçi) Veysel Usta’yı buldum
    Epeyce eğleştim, evinde kaldım
    Yüz lirayı verip bir yatak aldım
    Etti isen böyle buldun dediler


    Bir ev kiraladım münasip yerde
    Kaldı kavim kardaş hep Kırşehir’de
    Bu aşk hançerini vurdu derinde
    Çaresini bulamazsan ölün dediler


    Yarin aşkı ile döndüm şaşkına
    Arada içerdim yarin aşkına
    Canan acımaz mı garip dostuna
    Buna da içeriye alın dediler

    Bu hasretlik duygusu Türkü babanın sanatına olumlu etki yaparak, memleketin taşına, toprağına, insanına hasret ve özlemle dolu pek çok türkünün doğmasına sebep oldu.

    Ana vatanımsın, baba yurdumsun
    Ozanlar diyarı şirin Kırşehir
    Uzak kaldım gurbet elde derdimsin
    Hasretin bağrımda derin Kırşehir.
    Feleğin yazdığı kara yazıynan
    Çok yürüdüm bağrımdaki sızıynan
    Kara kaşlarıynan, kara gözüynen
    Aşık etti beni birin Kırşehir


    Gerçekten de “gönül” kelimesinin Ertaş’ın şahsi lügatinde çok özel bir yeri var. O adeta, tıpkı Yunus gibi, Hacı Bektaş-i veli gibi kendisini”gönüller yapmaya” adamış biri... “gönül”ün geçmediği türküsü yok dense yeri...

    Şu garip halimden bilen işveli nazlım
    Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen
    Tatlı dillim, güler yüzlüm, ey ceylan gözlüm
    Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen

    Bir başka türküsünde:

    Küstürdüm gönlümü güldüremedim
    Baharım güz oldu yazım kış oldu
    Gönüle yarini bulduramadım
    Baharım güz oldu, yazım kış oldu

    Kaynak : Söz-Müzik: Neş'et Ertaş

  5. #75
    soleil - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    10 Eylül 2006
    Yer
    konya
    Mesajlar
    4,856
    Tecrübe Puanı
    106

    Icon4 Yanıt: Türkülerimiz Ve Hikayeleri

    Mühür Gözlüm - Orta Anadolu yöresi

    1960’lı yıllardan itibaren ismi bağlama ile birlikte anılan, sadece geniş halk kesimlerinde değil, ciddi musiki çevrelerinde de taktir ve hayranlıkla dinlenen Neşet Ertaş’ı farklı bir bağlamda değerlendirmek gerekiyor. Çünkü o da aslında tam bir yöre sanatçısı, yani mahalli bir sanatçı olmasına rağmen yaygın şöhreti ve söylediği türkülerin popülaritesi ile ülke genelinde tanınan biri olarak diğerlerinden ayrılır.

    İşte Neşet Ertaş Orta Anadolu bozkırlarının tam göbeğinde, “ay dost deyince yeri göğü inleten” gönül delisi bir babanın evladı olarak 1938’de Kırtıllar’da dünyaya gelir. Hiç çocuk sahibi olamadığı ilk karısı Hatice’yi genç yaşında kaybeden Muharrem Ertaş, ikinci evliliğini Kırtıllar köyünden Döne ile yapar ve bu evlilikten, Necati, Neşet, Ayşe, Nadiye ve muhterem adında beş çocuğu olur. Kırtıllar nüfusunun tamamı abdallardan ibaret olan bir aşiret köyüdür. Köyün çevrede “abdallar” adıyla anılması da bundan olsa gerek. Daha altı yedi yaşlarında iken, kendisini yöre düğünlerinin aranılan sanatçı babası Muharrem Ertaş’ın sazı önünde oynarken bulan Neşet Ertaş, hayatını, bir nevi hayat destanı diyebilceğimiz 1960’lı yıllarda yazdığı uzun bir şiirinde şöyle anlatır.

    TÜRKÜ BABANIN HAYAT DESTANI ŞİİRİ

    Bin dokuzyüz otuzsekiz cihana
    Kırtıllar köyünde geldin dediler
    Babama Muharrem, anama Döne
    Dediysen Ata’yı bildin dediler


    Dizinde sızıydı anamın derdi
    Tokacı saz yaptı elime verdi
    Yeni bitirmiştim üç ile dördü
    Baban gibi sazcı oldun dediler


    O zaman babamdan öğrendim sazı
    Engin gönül ile Hakk’a niyazı
    O yaşımda yaktı bir ahu gözü
    Mecnun gibi çölde kaldın dediler


    Zalım kader devranını dönderdi
    Tuttu bizi İbikli’ye gönderdi
    Babam saz çalarken bana zil verdi
    Oynadım meydanda köçek dediler



    Anam Döne İbikli’de ölünce
    Tam beş tane öksüz yetim kalınca
    Beşimiz de Perişan olunca
    Babamgile burdan göçek dediler



    Yürüdü göçümüz Tefleğe doğru
    Bu hali görenin yanıyor bağrı
    Üç aylık çoçuğun çekilmez kahrı
    Bunlara bir ana bulun dediler


    Yozgat’ın Kırıksoku Köyü’ne vardık
    Bize ana yok mu diyerek sorduk
    Adı Arzu dediler bir ana bulduk
    İşte bu anadır buldun dediler



    En küçük kardaşı kayıp eyledik
    Onun için gizli gizli ağladık
    Üstelik babamı asker eyledik
    Yine öksüz yetim kaldın dediler


    Zalım kader tebdilimi şaşırttı
    Heybe verdi dalımıza devşirtti
    Yardım etti Yerköy’üne göçürttü
    Biraz da burada kalın dediler


    Yerköy’den Kırıkkale’ye geldik
    Babam saz çalarken biz çümbüş aldık
    Kırşehir’e varınca kemanı çaldık
    Aferin arkadaş çaldın dediler


    Yarin aşkı ile arttı hep derdim
    Babamı bir yere dünür gönderdim
    Başlık çok istemişler haberin aldım
    İstemiyor yarin seni dediler


    Kırşehir’de yedi sene kalınca
    Düğün düzgün hepsi bize gelince
    Burada herkese yer daralınca
    Ankara’ya gider yolun dediler


    Ankara’da (sünnetçi) Veysel Usta’yı buldum
    Epeyce eğleştim, evinde kaldım
    Yüz lirayı verip bir yatak aldım
    Etti isen böyle buldun dediler


    Bir ev kiraladım münasip yerde
    Kaldı kavim kardaş hep Kırşehir’de
    Bu aşk hançerini vurdu derinde
    Çaresini bulamazsan ölün dediler


    Yarin aşkı ile döndüm şaşkına
    Arada içerdim yarin aşkına
    Canan acımaz mı garip dostuna
    Buna da içeriye alın dediler

    Bu hasretlik duygusu Türkü babanın sanatına olumlu etki yaparak, memleketin taşına, toprağına, insanına hasret ve özlemle dolu pek çok türkünün doğmasına sebep oldu.

    Ana vatanımsın, baba yurdumsun
    Ozanlar diyarı şirin Kırşehir
    Uzak kaldım gurbet elde derdimsin
    Hasretin bağrımda derin Kırşehir.
    Feleğin yazdığı kara yazıynan
    Çok yürüdüm bağrımdaki sızıynan
    Kara kaşlarıynan, kara gözüynen
    Aşık etti beni birin Kırşehir


    Gerçekten de “gönül” kelimesinin Ertaş’ın şahsi lügatinde çok özel bir yeri var. O adeta, tıpkı Yunus gibi, Hacı Bektaş-i veli gibi kendisini”gönüller yapmaya” adamış biri... “gönül”ün geçmediği türküsü yok dense yeri...

    Şu garip halimden bilen işveli nazlım
    Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen
    Tatlı dillim, güler yüzlüm, ey ceylan gözlüm
    Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen

    Bir başka türküsünde:

    Küstürdüm gönlümü güldüremedim
    Baharım güz oldu yazım kış oldu
    Gönüle yarini bulduramadım
    Baharım güz oldu, yazım kış oldu

    Kaynak : Söz-Müzik: Neş'et Ertaş

  6. #76
    soleil - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    10 Eylül 2006
    Yer
    konya
    Mesajlar
    4,856
    Tecrübe Puanı
    106

    Icon4 Yanıt: Türkülerimiz Ve Hikayeleri

    Neredesin sen - Orta Anadolu yöresi

    1960’lı yıllardan itibaren ismi bağlama ile birlikte anılan, sadece geniş halk kesimlerinde değil, ciddi musiki çevrelerinde de taktir ve hayranlıkla dinlenen Neşet Ertaş’ı farklı bir bağlamda değerlendirmek gerekiyor. Çünkü o da aslında tam bir yöre sanatçısı, yani mahalli bir sanatçı olmasına rağmen yaygın şöhreti ve söylediği türkülerin popülaritesi ile ülke genelinde tanınan biri olarak diğerlerinden ayrılır.

    İşte Neşet Ertaş Orta Anadolu bozkırlarının tam göbeğinde, “ay dost deyince yeri göğü inleten” gönül delisi bir babanın evladı olarak 1938’de Kırtıllar’da dünyaya gelir. Hiç çocuk sahibi olamadığı ilk karısı Hatice’yi genç yaşında kaybeden Muharrem Ertaş, ikinci evliliğini Kırtıllar köyünden Döne ile yapar ve bu evlilikten, Necati, Neşet, Ayşe, Nadiye ve muhterem adında beş çocuğu olur. Kırtıllar nüfusunun tamamı abdallardan ibaret olan bir aşiret köyüdür. Köyün çevrede “abdallar” adıyla anılması da bundan olsa gerek. Daha altı yedi yaşlarında iken, kendisini yöre düğünlerinin aranılan sanatçı babası Muharrem Ertaş’ın sazı önünde oynarken bulan Neşet Ertaş, hayatını, bir nevi hayat destanı diyebilceğimiz 1960’lı yıllarda yazdığı uzun bir şiirinde şöyle anlatır.

    TÜRKÜ BABANIN HAYAT DESTANI ŞİİRİ

    Bin dokuzyüz otuzsekiz cihana
    Kırtıllar köyünde geldin dediler
    Babama Muharrem, anama Döne
    Dediysen Ata’yı bildin dediler


    Dizinde sızıydı anamın derdi
    Tokacı saz yaptı elime verdi
    Yeni bitirmiştim üç ile dördü
    Baban gibi sazcı oldun dediler


    O zaman babamdan öğrendim sazı
    Engin gönül ile Hakk’a niyazı
    O yaşımda yaktı bir ahu gözü
    Mecnun gibi çölde kaldın dediler


    Zalım kader devranını dönderdi
    Tuttu bizi İbikli’ye gönderdi
    Babam saz çalarken bana zil verdi
    Oynadım meydanda köçek dediler



    Anam Döne İbikli’de ölünce
    Tam beş tane öksüz yetim kalınca
    Beşimiz de Perişan olunca
    Babamgile burdan göçek dediler



    Yürüdü göçümüz Tefleğe doğru
    Bu hali görenin yanıyor bağrı
    Üç aylık çoçuğun çekilmez kahrı
    Bunlara bir ana bulun dediler


    Yozgat’ın Kırıksoku Köyü’ne vardık
    Bize ana yok mu diyerek sorduk
    Adı Arzu dediler bir ana bulduk
    İşte bu anadır buldun dediler



    En küçük kardaşı kayıp eyledik
    Onun için gizli gizli ağladık
    Üstelik babamı asker eyledik
    Yine öksüz yetim kaldın dediler


    Zalım kader tebdilimi şaşırttı
    Heybe verdi dalımıza devşirtti
    Yardım etti Yerköy’üne göçürttü
    Biraz da burada kalın dediler


    Yerköy’den Kırıkkale’ye geldik
    Babam saz çalarken biz çümbüş aldık
    Kırşehir’e varınca kemanı çaldık
    Aferin arkadaş çaldın dediler


    Yarin aşkı ile arttı hep derdim
    Babamı bir yere dünür gönderdim
    Başlık çok istemişler haberin aldım
    İstemiyor yarin seni dediler


    Kırşehir’de yedi sene kalınca
    Düğün düzgün hepsi bize gelince
    Burada herkese yer daralınca
    Ankara’ya gider yolun dediler


    Ankara’da (sünnetçi) Veysel Usta’yı buldum
    Epeyce eğleştim, evinde kaldım
    Yüz lirayı verip bir yatak aldım
    Etti isen böyle buldun dediler


    Bir ev kiraladım münasip yerde
    Kaldı kavim kardaş hep Kırşehir’de
    Bu aşk hançerini vurdu derinde
    Çaresini bulamazsan ölün dediler


    Yarin aşkı ile döndüm şaşkına
    Arada içerdim yarin aşkına
    Canan acımaz mı garip dostuna
    Buna da içeriye alın dediler

    Bu hasretlik duygusu Türkü babanın sanatına olumlu etki yaparak, memleketin taşına, toprağına, insanına hasret ve özlemle dolu pek çok türkünün doğmasına sebep oldu.

    Ana vatanımsın, baba yurdumsun
    Ozanlar diyarı şirin Kırşehir
    Uzak kaldım gurbet elde derdimsin
    Hasretin bağrımda derin Kırşehir.
    Feleğin yazdığı kara yazıynan
    Çok yürüdüm bağrımdaki sızıynan
    Kara kaşlarıynan, kara gözüynen
    Aşık etti beni birin Kırşehir


    Gerçekten de “gönül” kelimesinin Ertaş’ın şahsi lügatinde çok özel bir yeri var. O adeta, tıpkı Yunus gibi, Hacı Bektaş-i veli gibi kendisini”gönüller yapmaya” adamış biri... “gönül”ün geçmediği türküsü yok dense yeri...

    Şu garip halimden bilen işveli nazlım
    Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen
    Tatlı dillim, güler yüzlüm, ey ceylan gözlüm
    Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen

    Bir başka türküsünde:

    Küstürdüm gönlümü güldüremedim
    Baharım güz oldu yazım kış oldu
    Gönüle yarini bulduramadım
    Baharım güz oldu, yazım kış oldu

    Kaynak : Söz-Müzik: Neş'et Ertaş

  7. #77
    soleil - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    10 Eylül 2006
    Yer
    konya
    Mesajlar
    4,856
    Tecrübe Puanı
    106

    Icon4 Yanıt: Türkülerimiz Ve Hikayeleri

    Ötme bülbül - Sıvas-Banaz yöresi

    Pir Sultan Abdal, Alevi toplumunun bagrından cikan en büyük halk ozanlarindan biridir.Yasami boyunca haksizliklara karsi mücadele etmis, hatta asilacagini bile bile bu tutumundan vazgecmemistir. Siirleri ve direnisci tutumuyla nice kusaklara örnek olmustur. Pir Sultan’in siirleri ve deyisleri hala dilden dile ve agizdan agiza dolasiyor. Bu büyük insanin hayatina bakmakta yarar var.

    Pir Sultan Abdal’in 1510/14 -1589/90 yillar arasinda yasadigi tahmin ediliyor. Öz adi Haydar olmasina karsi siirlerinde Pir Sultan mahlasini kullanir. Kendisi Sivas’in Yildizeli ilcesinin Circir bucagina bagli Banaz köyünde dünyaya gelmistir. Yirmi yasina bastiginda Seyit Ali Sultan Dede’nin dergahina baglanir ve ikrarini verir. Tam bes yil gece-gündüz demeyip, o dostluk ve muhabbet kapisina eli erdigince, gücü yettigince katkida bulunur. Odun tasir, su getirir, hasat kaldirir, konuklar agirlar, ac doyurur, harama el sürmez ve dergaha bir tek haram lokma getirmez. Eline, diline, beline sahip olmak; onun da diger canlar gibi hic aklindan cikarmadigi bir temel ilke olur. Haydar, dergaha ve dolasiyla halka hizmeti, Hakk’a hizmet sayar. Makamlari adim adim alir ve sonunda „Pir" makamina erisir. Pir Sultan Abdal Seyit Ali Sultan Dede’den dedelik hirkasini ve Pirlik nisanini aldiktan sonra canlari tek tek dolasir ve dertlerini dinler. O günlerde, Andadolu’da kötülük kol geziyor, zalim esen rüzgar ölüm türküleri söylüyordu.

    Rüsvetci kadilar, yobaz müftüler, zalim pasalar ve niceleri halkin alin terine bakmadan insanlarin hayatini ceheneme dönüstürüyorlardi. Özellikle Alevi toplumunu kafirlikle, imansizlikla ve zindiklikla sucluyorlardi. gerek Selcuklu, gerekse Osmanli döneminde irili ufakli pek cok ayaklanma girisimi olmus, fakat hepsi basarisizlikla sonuclanmisti.Pir Sultan Abdal, zalimlere, ezenlere karsi siirlerini bir silah olarak kullandi, ömrünün sonuna dek türkülerini hem de yüksek sesle söylemekten kacinmadi. Anadolu Alevilerinin zulme karsi baskaldirmalarina önderlik eden Pir Sultan, Hizir Pasa tarafindan asilmistir. Yine söylentilere göre Pir Sultan Abdal’in Seyyid Ali, Pir Muhammed ve Er Gayib adli üc oglu ile Sinem adli bir de kizi vardi.

    Kaynak : Anonim

  8. #78
    soleil - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    10 Eylül 2006
    Yer
    konya
    Mesajlar
    4,856
    Tecrübe Puanı
    106

    Icon4 Yanıt: Türkülerimiz Ve Hikayeleri

    Yalan Dünya - Sıvas-Banaz yöresi

    Pir Sultan Abdal, Alevi toplumunun bagrından cikan en büyük halk ozanlarindan biridir.Yasami boyunca haksizliklara karsi mücadele etmis, hatta asilacagini bile bile bu tutumundan vazgecmemistir. Siirleri ve direnisci tutumuyla nice kusaklara örnek olmustur. Pir Sultan’in siirleri ve deyisleri hala dilden dile ve agizdan agiza dolasiyor. Bu büyük insanin hayatina bakmakta yarar var.

    Pir Sultan Abdal’in 1510/14 -1589/90 yillar arasinda yasadigi tahmin ediliyor. Öz adi Haydar olmasina karsi siirlerinde Pir Sultan mahlasini kullanir. Kendisi Sivas’in Yildizeli ilcesinin Circir bucagina bagli Banaz köyünde dünyaya gelmistir. Yirmi yasina bastiginda Seyit Ali Sultan Dede’nin dergahina baglanir ve ikrarini verir. Tam bes yil gece-gündüz demeyip, o dostluk ve muhabbet kapisina eli erdigince, gücü yettigince katkida bulunur. Odun tasir, su getirir, hasat kaldirir, konuklar agirlar, ac doyurur, harama el sürmez ve dergaha bir tek haram lokma getirmez. Eline, diline, beline sahip olmak; onun da diger canlar gibi hic aklindan cikarmadigi bir temel ilke olur. Haydar, dergaha ve dolasiyla halka hizmeti, Hakk’a hizmet sayar. Makamlari adim adim alir ve sonunda „Pir" makamina erisir. Pir Sultan Abdal Seyit Ali Sultan Dede’den dedelik hirkasini ve Pirlik nisanini aldiktan sonra canlari tek tek dolasir ve dertlerini dinler. O günlerde, Andadolu’da kötülük kol geziyor, zalim esen rüzgar ölüm türküleri söylüyordu.

    Rüsvetci kadilar, yobaz müftüler, zalim pasalar ve niceleri halkin alin terine bakmadan insanlarin hayatini ceheneme dönüstürüyorlardi. Özellikle Alevi toplumunu kafirlikle, imansizlikla ve zindiklikla sucluyorlardi. gerek Selcuklu, gerekse Osmanli döneminde irili ufakli pek cok ayaklanma girisimi olmus, fakat hepsi basarisizlikla sonuclanmisti.Pir Sultan Abdal, zalimlere, ezenlere karsi siirlerini bir silah olarak kullandi, ömrünün sonuna dek türkülerini hem de yüksek sesle söylemekten kacinmadi. Anadolu Alevilerinin zulme karsi baskaldirmalarina önderlik eden Pir Sultan, Hizir Pasa tarafindan asilmistir. Yine söylentilere göre Pir Sultan Abdal’in Seyyid Ali, Pir Muhammed ve Er Gayib adli üc oglu ile Sinem adli bir de kizi vardi.

    Kaynak : Anonim

  9. #79
    soleil - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    10 Eylül 2006
    Yer
    konya
    Mesajlar
    4,856
    Tecrübe Puanı
    106

    Icon4 Yanıt: Türkülerimiz Ve Hikayeleri

    Zahide'm - Orta Anadolu yöresi

    1960’lı yıllardan itibaren ismi bağlama ile birlikte anılan, sadece geniş halk kesimlerinde değil, ciddi musiki çevrelerinde de taktir ve hayranlıkla dinlenen Neşet Ertaş’ı farklı bir bağlamda değerlendirmek gerekiyor. Çünkü o da aslında tam bir yöre sanatçısı, yani mahalli bir sanatçı olmasına rağmen yaygın şöhreti ve söylediği türkülerin popülaritesi ile ülke genelinde tanınan biri olarak diğerlerinden ayrılır.

    İşte Neşet Ertaş Orta Anadolu bozkırlarının tam göbeğinde, “ay dost deyince yeri göğü inleten” gönül delisi bir babanın evladı olarak 1938’de Kırtıllar’da dünyaya gelir. Hiç çocuk sahibi olamadığı ilk karısı Hatice’yi genç yaşında kaybeden Muharrem Ertaş, ikinci evliliğini Kırtıllar köyünden Döne ile yapar ve bu evlilikten, Necati, Neşet, Ayşe, Nadiye ve muhterem adında beş çocuğu olur. Kırtıllar nüfusunun tamamı abdallardan ibaret olan bir aşiret köyüdür. Köyün çevrede “abdallar” adıyla anılması da bundan olsa gerek. Daha altı yedi yaşlarında iken, kendisini yöre düğünlerinin aranılan sanatçı babası Muharrem Ertaş’ın sazı önünde oynarken bulan Neşet Ertaş, hayatını, bir nevi hayat destanı diyebilceğimiz 1960’lı yıllarda yazdığı uzun bir şiirinde şöyle anlatır.

    TÜRKÜ BABANIN HAYAT DESTANI ŞİİRİ

    Bin dokuzyüz otuzsekiz cihana
    Kırtıllar köyünde geldin dediler
    Babama Muharrem, anama Döne
    Dediysen Ata’yı bildin dediler


    Dizinde sızıydı anamın derdi
    Tokacı saz yaptı elime verdi
    Yeni bitirmiştim üç ile dördü
    Baban gibi sazcı oldun dediler


    O zaman babamdan öğrendim sazı
    Engin gönül ile Hakk’a niyazı
    O yaşımda yaktı bir ahu gözü
    Mecnun gibi çölde kaldın dediler


    Zalım kader devranını dönderdi
    Tuttu bizi İbikli’ye gönderdi
    Babam saz çalarken bana zil verdi
    Oynadım meydanda köçek dediler



    Anam Döne İbikli’de ölünce
    Tam beş tane öksüz yetim kalınca
    Beşimiz de Perişan olunca
    Babamgile burdan göçek dediler



    Yürüdü göçümüz Tefleğe doğru
    Bu hali görenin yanıyor bağrı
    Üç aylık çoçuğun çekilmez kahrı
    Bunlara bir ana bulun dediler


    Yozgat’ın Kırıksoku Köyü’ne vardık
    Bize ana yok mu diyerek sorduk
    Adı Arzu dediler bir ana bulduk
    İşte bu anadır buldun dediler



    En küçük kardaşı kayıp eyledik
    Onun için gizli gizli ağladık
    Üstelik babamı asker eyledik
    Yine öksüz yetim kaldın dediler


    Zalım kader tebdilimi şaşırttı
    Heybe verdi dalımıza devşirtti
    Yardım etti Yerköy’üne göçürttü
    Biraz da burada kalın dediler


    Yerköy’den Kırıkkale’ye geldik
    Babam saz çalarken biz çümbüş aldık
    Kırşehir’e varınca kemanı çaldık
    Aferin arkadaş çaldın dediler


    Yarin aşkı ile arttı hep derdim
    Babamı bir yere dünür gönderdim
    Başlık çok istemişler haberin aldım
    İstemiyor yarin seni dediler


    Kırşehir’de yedi sene kalınca
    Düğün düzgün hepsi bize gelince
    Burada herkese yer daralınca
    Ankara’ya gider yolun dediler


    Ankara’da (sünnetçi) Veysel Usta’yı buldum
    Epeyce eğleştim, evinde kaldım
    Yüz lirayı verip bir yatak aldım
    Etti isen böyle buldun dediler


    Bir ev kiraladım münasip yerde
    Kaldı kavim kardaş hep Kırşehir’de
    Bu aşk hançerini vurdu derinde
    Çaresini bulamazsan ölün dediler


    Yarin aşkı ile döndüm şaşkına
    Arada içerdim yarin aşkına
    Canan acımaz mı garip dostuna
    Buna da içeriye alın dediler

    Bu hasretlik duygusu Türkü babanın sanatına olumlu etki yaparak, memleketin taşına, toprağına, insanına hasret ve özlemle dolu pek çok türkünün doğmasına sebep oldu.

    Ana vatanımsın, baba yurdumsun
    Ozanlar diyarı şirin Kırşehir
    Uzak kaldım gurbet elde derdimsin
    Hasretin bağrımda derin Kırşehir.
    Feleğin yazdığı kara yazıynan
    Çok yürüdüm bağrımdaki sızıynan
    Kara kaşlarıynan, kara gözüynen
    Aşık etti beni birin Kırşehir


    Gerçekten de “gönül” kelimesinin Ertaş’ın şahsi lügatinde çok özel bir yeri var. O adeta, tıpkı Yunus gibi, Hacı Bektaş-i veli gibi kendisini”gönüller yapmaya” adamış biri... “gönül”ün geçmediği türküsü yok dense yeri...

    Şu garip halimden bilen işveli nazlım
    Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen
    Tatlı dillim, güler yüzlüm, ey ceylan gözlüm
    Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen

    Bir başka türküsünde:

    Küstürdüm gönlümü güldüremedim
    Baharım güz oldu yazım kış oldu
    Gönüle yarini bulduramadım
    Baharım güz oldu, yazım kış oldu

    Kaynak : Söz-Müzik: Neş'et Ertaş

  10. #80
    soleil - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    10 Eylül 2006
    Yer
    konya
    Mesajlar
    4,856
    Tecrübe Puanı
    106

    Icon4 Yanıt: Türkülerimiz Ve Hikayeleri

    Yemen - Kırşehir yöresi

    19. yüzyılın güçlü ozanlarından olan Aşık Sülük Hüseyin'in doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, 1838 kıtlığına söylediği bir destan, onun 1815-1820 yıllarında doğmuş olabileceği ihtimalini kuvvetlendirmektedir.

    Elli dört senesi bahar ayları
    Hep kurudu dereleri çayları
    Açlık sardı şehir ile köyleri
    Aman Allah ne olacak halimiz.

    Aşık Sülük Hüseyin'in doğum tarihi gibi ölüm tarihi de bütün araştırmalarımıza rağmen şimdilik bilinmezliğini korumaktadır.

    Etem Paşa orduların başında
    Erzel Paşa gezer düşman peşinde
    Gündüz hayalimde gece düşümde

    Yatın dağlar geçeceğim ardına
    Evelallah güveniyom orduma.

    Tarihçi Yılmaz Öztuna'nın bildirdiğine göre, Müşir Edhem Paşa komutasındaki orduda görev yapan Kırım ve 93 Harblerine katılan ve Aşığın dizelerinde adı geçen Erzel Paşa, 18 Nisan 1897 Türk Yunan savaşında şehit düşmüştür. Bu savaşa bir destan söyleyen, dolayısıyla 1897'de hayatta olan Aşık Hüseyin'in 1900'lerin başında, tahminen 85 yaşlarında vefat ettiğini söyleyebiliriz.

    Turnam giderseniz bizim yaylaya
    Bir aşık Urumda yasta di n'olur
    Engizekte yerişirsen obaya
    Sıtmaya tutuldu hasta di n'olur.

    Yukarıdaki dörtlüğünde ve muhtelif şiirlerinde de dile getirdiği gibi, kışın Anadolu'da, yazın Toroslardaki yaylalarda yaşayan, doğum yeri ise kesin olarak bilinmeyen ozanın son ikamet ettiği yer; Kırşehir, Mucur, Küçük Kavak köyü, Cilt. 37, Hane 22, numarada Bozbıyıkoğlu Hüseyin olarak, Mucur Nüfus Müdürlüğünde kayıtlıdır. Yine aynı nüfus kayıtlarında hanımının adı Ümüş olan Aşık, bir şiiriyle de bunu doğrulamaktadır:

    Hüseyin'im nettik Kadir Mevlaya
    Bizi hasret koydu bağa harmana
    Kaderimiz buymuş Ümüş ağlama
    Baharımız kara geldi bu sene.

    Bozbıyıkoğulları namıyla anıldıklarını bir şiirinin son dörtlüğünde Aşık Sülük Hüseyin şöyle dile getirmektedir:

    Devran dönsün poyrazınan eseyim
    Ferman padişahın kime küseyim
    Yurt tuttu Acıöz'ü Sülük Hüseyin
    Dedem Bozbıyık Türkmen değil mi?

    Bu dizelerden de belirtildiği gibi, nüfus kayıtlarında Bozbıyıkoğul1arı namıyla anılan ozan, o bölge halkı tarafından Aşık Sülükoğulları veya Aşık Sülükler olarak bilinmektedir.

    Mezarımı yol üstüne kazsınlar
    Baş taşıma Aşık Sülük yazsınlar
    Gelen geçen öldüğümü duysunlar
    Gelin dostlar helallaşmak günümdür.

    diyen Aşık Sülük Hüseyin, bu dörtlüğüyle de o yörede kendilerine Aşık Sülükler denildiğini kanıtlamaktadır.

    Zorladılar yesir gittik Uruma
    İskan olduk Acı suyun kıyına
    Alışmadık ivezine şoruna
    Sinekte sıtmada yatılmaz oldu.

    Dörtlüğünde belirttiği üzere, Aşık Hüseyin ve ailesi de diğer Türkmen aşiretleri gibi devlet tarafından zor kullanılarak Toroslar dan Orta Anadolu'ya iskan edilmişlerdir. Bir Türkmen aileye mensup olan ozanın, ilk önce Mucur'a bağlı Aydoğmuş ile Karacalı köyleri arasında kalan Sülüklü Bel denilen bir yerde oturduğunu, fakat Kırıklı köyünden veli adlı bir eşkıyanın zoruyla, yakınlardaki Aflak (Altınyazı) köyüne göç ettiklerini ozanın kendisinden dinleyelim:

    Bizim meskenimiz Sülüklü Beli
    Eser sam yelleri soldurur gülü
    Bize kan kusturdu Kırıklı Veli
    Isıtmalı sıracalı maççalı.

    Hüseyin'im gene kalktı göçümüz
    Gurbet elde kaldı Haçça bacımız
    Başa bela haramzede piçiniz
    Isıtmalı sıracalı maççalı.

    Yukarıda da belirtildiği gibi. Aşık Sülük Hüseyin'in iskan olayından sonra, bir zamanlar Mucur'a bağlı Aflak (Altınyazı) köyünde oturduğu, yakın zamana kadar evlerinin yerinin dahi belli 61duğu söylenmektedir. Yine o köydeki bir ine (mağara) Aşık Sülük Hüseyin'in ini dendiğini, otuz yıl önce o bölgede imamlık yaptığım dönemler, ahbabım ve büyüğüm Hacı Sadık'tan ve o köyde yaşayan diğer yaşlı insanlardan defalarca dinlemişimdir. Aflaklı Hacı Sadık'tan, Aşık Sülük Hüseyin'in birkaç şiirini dinlemiş olmama rağmen, bu şiirleri bir tarafa not etmediğim için şu anda belleğimde hiçbirisi kalmamıştır . Yine ozanın şu mısraları bu köyde oturduğunun bir ka nıtı olsa gerektir:

    Bunca emeğimiz boşuna zayil
    Kader böyle imiş Allah'a kayil
    Dayırn Necip ile emmim İsmayil
    Arzı mekan etti Aflak'ta kaldı.

    Aşık Hüseyin'in Aflak köyünden göç etme nedenlerini şimdilik bilemiyoruz. Bir müddet sonra Aflak'tan göç eden Ozan, Mucur, Küçük Kavak köyüne bağlı Çömelek, Cavlak (Yeniköy) üçgenindeki Acısu'yun kenarına gelip yerleşmiştir. Ozan'ın şu şiiri bu göç olayını bize şöyle açıklamaktadır:

    Acısu'dur obamızın otağı
    Eksilmez yoğurdu balı kaymağı
    Ulu yoldur şekerkuyu sapağı
    Eğlenip orada kalın turnalar.

    Aşık Sülük Hüseyin'in, kapısında birkaç sürüsü yayılan ve geniş arazilere sahip, varlıklı hanesi ve sofrası açık cömert bir kimse olduğunu araştırmalarımız sırasında o bölge halkından öğrenmiş bulunuyoruz. Aşağıda bir dörtlüğünü verdiğimiz vasiyet adlı şiiri de halkın anlattığı bu bilgileri doğrulamaktadır.

    Taş Konağın kapısını örtmeyin
    Uluyol' un ırızgını kesmeyin
    Emmiye dayıya kirtip küsmeyin
    Gelin dostlar helallaşmak günümdür.

    Aşık Hüseyin tarafından söylenen şu dizeler de onun medrese görmüş, okumuş bilgili bir kimse olduğunu kanıtlamaktadır:

    Biz de gittik bir zamanlar hocaya
    Aşinayız elif ile heceye
    Seni ısmarladım Gani yüceye
    Huzuru mahşerde dilin lal olsun.

    Diğer yandan, Aşık Hüseyin'in Mehmet, Süleyman ve Osman adlı üç oğlu ile Hatice adlı bir kızı olduğu Mucur nüfus kayıtlarında yazılıdır.

    Halk arasında (kel kız Haçça) olarak bilinen Aşığın kızı Hatice (1859-1931) o yörede cömertliğiyle ve hayırseverliğiyle tanınmaktadır. Acıöz'deki evlerinin önünde geçen Uluyol'un kenarına babası tarafından kazılan su kuyusunun başına yolcuların yemesi içmesi için her gün helkelerle yoğurt ve ayran çıkartan bu kadın, babasının başlattığı geleneği ölünceye kadar devam ettirmiştir.

    Kaynak : Aşık Hüseyin

Sayfa 8/9 İlkİlk ... 6789 SonSon

Bu Konudaki Etiketler

Bu Konuyu Paylaşın !

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
eşarp bağlama - Uyar Optik - Mustafa Uyar - ılgın - eşarp yapma -
Eğitim ve Ögretim Genel