izmir escort antalya escort izmir escort izmir escort porno istanbul escort
Reformtürk 12 Yıldır Sizlerle
6 sonuçtan 1 ile 6 arası
  1. #1
    SPONSOR REKLAM Gezgin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    12 Eylül 2006
    Yer
    istanbul
    Yaş
    45
    Mesajlar
    1,373
    Tecrübe Puanı
    38

    Standart Lise3 felsefe dersleri 2. dönem ders notları

    izmir escort
    FELSEFE 2 DERS NOTLARI

    ÜNİTE 5 AHLAK FELSEFESİ


    Ahlak Felsefesi:İnsanların toplum içersinde yapmış oldukları hür,iradi ve bilinçli davranışlarını inceleyen bir felsefe bölümüdür.
    Ahlaki davranışta önemli olan; bireyin davranış tipleri arasında seçim yapabilmesidir. Burada ortaya çıkan durum; toplumun değer yargılarına göre şekillenip anlam kazanan iyi-kötü, doğru-yanlış gibi nitelemeler alan davranışlardan herhangi birini seçip uygulayabilmesidir. Davranışta ahlaklılığı belirleyen budur. Önemli olan, toplum içinde gerçekleştirmesi ve toplumu ilgilendirmesidir.
    Ahlak: Fert veya millet tarafından benimsenerek yaşanan ve hayata yön veren kurallar toplamıdır.
    Kaynağı, yabancı dildeki Moral kelimesidir.Yaşanan pratik ahlak da demek olup,Etik adı verilen Ahlak Felsefesinden öncedir.
    Ahlak Felsefesi: Ahlak ile ilgili problemleri belirlemeye ve bunlara düşünsel çözümler bulmaya çalışan felsefe bölümlerinden biridir.
    Ahlak felsefesinde sürekli kullanılacak temel kavramlardan biri, belki de en önemlileri olan İyi ve Kötü nedir?
    İyi;bireyin gerçekleştirmeye çalıştığı, toplumun da onaylayıp desteklediği olumlu davranışların genel adıdır.
    Kötü ise; bunun tam tersi;bireyin kaçındığı, toplumun da onay vermeyip karşı çıktığı olumsuz davranışlardır.
    Hürriyet:Bireyin kendi iradesiyle,olumlu ya da olumsuz davranıştan her hangi birini serbestçe seçip gerçekleştirebilmesidir.
    Erdem: Daima iyiye yönelme, her zaman olumlu davranışı gerçekleştirmedir.
    Sorumluluk: İyi ya da kötü davranıştan birini gerçekleştirmenin getireceği sonuçları önceden kabul ederek davranışta bulunmaktır.
    Vicdan:Ahlaki değerlerin birey tarafından anlaşılma düzeyidir.
    Ahlak Yasası:Birey davranışını belirleyen sözel kurallardır.
    Ahlaki Karar:Ahlaki kurallara serbestçe uymaktır.
    Ahlaki Eylem:Ahlak kurallarına uygun bir davranışta bulunmaktır.
    Ahlak Felsefesinin Temel Soruları:
    a)İnsanın ahlaki davranışının amaçları nelerdir?
    b)İnsan,davranışta bulunurken gerçekten hür müdür?
    c)Ahlaki Yargıların niteliği(özellikleri) nelerdir?
    d) Kişi vicdanı karşısında evrensel bir ahlak yasası var mıdır?

    a)Ahlaki davranışların amaçları konusunda filozoflar arasında değişik görüşler vardır. Bunlar genel olarak; Mutluluk, Haz, Fayda ve Ödev şeklinde çeşitlenmiştir. Mutluluk; İlkçağ Yunan Düşüncesinde Eudaimonia adıyla ortaya çıkmış bir ahlaki amaçtır. Burada mutluluk, ahlaki davranışın tek amacıdır. Demokritos’a göre; ölçülü ve sınırlı isteklerde bulunma, uyumlu ve temiz davranmadır. Sokrates’e göre ise, bilgiye dayalı erdemliliktir. Çünkü her türlü kötülük, bilgisizlikten ileri gelir. Epikuros’a göre ise mutluluk; hazza ulaşmaya çalışıp, elem veren davranışlardan kaçınmaktır. Yeniçağ’da Bentham ve Mill adlı filozoflar ise mutluluğu; faydalı davranışları gerçekleştirebilmek olarak görmüştür. Bu yönleriyle Bireysel Faydacılık veya Çıkarcılık olarak kabul edilen Ütilitarizm adlı düşünceyi temsil etmişlerdir. Alman düşünür Kant’a göre ahlaki açıdan asıl mutluluk veren ise; verilen toplumsal ödevleri en üst düzeyde gerçekleştirmeye çalışmaktır. Çünkü diğer amaçlar kişiden kişiye değişen farklı anlamlar içerirken, ödev; herkes için aynı anlama gelir. Asıl ödev; iyi’yi gerçekleştirme isteğidir. Gerçekleşip-gerçekleşmemesi önemli değildir.(Ödev Ahlakı)
    b)Ahlaki davranışların hepsi temelde,bireyin davranışta bulunurken hür olup-olmadığı düşüncesine dayanır.Bireyin davranışta bulunurken gerçekten hür olup-olmadığı, Felsefe Tarihinde uzun yıllar tartışılmıştır.Aslında ahlaklı davranışı belirleyen faktörlerin üçü de eşit olarak bir arada bulunmalıdır.Yani; gerçek bir hürriyet içersinde kendi irademizle bilinçli bir seçim yapabildiğimiz ölçüde ahlaki davranmış oluruz.Davranışta bulunurken hür olup-olmama konusunda filozoflar arasında ayrılık vardır.Kimisi hür olduğumuzu,kimisi de hür olmadığımızı savunmaktadır.Her iki grup da temel düşüncelerini açıklarken;sosyolojik,psikolojik,ahlaki ve hukuki temellere dayanmaktadır. Aslında aynı noktaları her iki taraf da tam tersine çevirerek görüşlerini temellendirmek istemiştir.Genelde bireyin; davranışı tamamen vicdani temelde, herkes için iyi olanın kendisi için de iyi olacağını düşünerek topluma uygun davranmayı baskı olarak görmezken,hürriyetin olmadığını savunanlar;toplumsal yasa ve geleneklerin,bireye tercih şansı bırakmadığını savunarak hürriyetin kısıtlandığını düşünmüştür.
    c)Ahlaki yargıların özelliği konusunda ortaya çıkan ve üzerinde uzlaşılan düşünce ise,bunların soyut ve değişken kurallar olduğu yönündedir. Bu konuda bireysel ve toplumsal düşünceler aynı öznelliği savunur. Ahlaki yargıların bu konuda kabul edilmiş en genel özelliği; bunların, bireye, topluma ve çağlara göre değişebildiği ya da farklı anlaşıldığıdır.Kısaca buradaki ortak düşünce;ahlaki yargıların genel ve değişmez olmadıklarıdır.
    d)Kişi vicdanı karşısında evrensel ahlakın mümkün olup-olmadığı konusunda da filozoflar uzlaşamamıştır.Kimisi bunun imkansız olduğunu savunurken,bazıları ise mümkün olabileceğini ifade etmiştir.
    Evrensel ahlakın olamayacağını düşünenler,sadece bireysel özelliklere önem vererek,içinde yaşanan toplumun özelliklerini dikkate almamıştır.Bunların bazıları ve başlıca temsilcileri şunlardır:
    Hazcılık(Hedonizm):Kurucusu,İlkçağ Yunan filozoflarından Aristippos’tur.Ona göre ahlakiliği belirleyen tek ölçüt; davranışın bireye haz verip-vermemesidir.O’na göre,haz ile iyi aynı şeydir.Asıl amaç hazza ulaşmaktır.Diğer davranışlar, bunu elde etmeye yardımcı olabildiği ölçüde iyidir ve istenebilir.Asıl olan,şu andaki hazdır,geçmişin ve geleceğin hazları önemli değildir.
    Kişisel Faydacılık-Çıkarcılık (Ütilitarizm): Jeremiah Bentham ve John Stuart Mill aynı düşünceyi destekler.Onlara göre gerçekten iyi olan,bireyin kendi çıkarlarına hizmet eden davranıştır. Bunun dışında belirleyici olamaz.Bireye fayda sağlayan davranışı iyi, zarar veren davranışı da kötü olarak görmüşlerdir.Diğerleri bunu sağlamaya yardımcı olabildiği ölçüde istenebilir.
    Bencillik (Egoizm):Aynı zamanda psikolojik bir olgu olan bencilliği, davranışsal anlamda ahlaki davranışın temeli olarak gören düşüncedir. Başlıca temsilcisi Thomas Hobbes’a göre, kişinin kendi egosuna hizmet eden davranışlar iyi, bunun dışındaki davranışlar ise kötü’dür. Bu konuda yapılacak her davranışı uygun kabul etmesiyle tanınmıştır. Siyaset Felsefesinde,’’İnsan,insanın kurdudur.’’sözüyle ünlenmiştir.
    Kural Tanımazcılık (Anarşizm): Ünlü temsilcisi Gary Stiner’e göre,toplumsal içerik verilmeye çalışılmış tüm ahlak kuralları,birer zorlama ve soyutlamadan ibarettir.Aslında bunlar bizi avucuna almış birtakım saplantı ve hayaller olup, aslolan; bunların baskısından kurtulmaktır.
    Bu sistemlerin içinde yer almadığı halde, bağımsız olarak evrensel ahlaka karşı çıkan filozoflar da vardır:
    Alman filozof Friedrich Nietzsche’ye göre, tüm ahlak kuralları, bireysel duyguları körelten baskı unsurlarıdır. Hayatı boyunca insanı her yönden kısıtlamaya çalışan toplumsal ahlak kurallarıyla savaşmış; insanlığı ahlak kaygısından kurtarmaya çalışarak, suç ve ceza kavramlarını yok etmeye uğraşmıştır. O’na göre asıl amaç; bu kaygıları aşmış bir üst-insan yetiştirmektir. Bu insan, kendi başına bir varlık olmalıdır. Toplumu düşünmek ya da onu dikkate almak zorunda olmamalıdır.Çünkü insan için toplumun hiçbir anlam ve önemi yoktur.Asıl erdem,güçlü olmaktır.Zayıflık kusurdur.İyi;güçlü olup savaşı kazanan,kötü ise;yenilip yok olandır.
    Evrensel ahlakı reddeden bir başka düşünür de, Fransız filozof Jean Paul Sartre’dır. O’na göre insan, dünyaya atılmış bir varlıktır. Kendisini ayakta tutacak tek güç, sadece kendisidir. Bu sürecin başında bir öz veya gerçekleşme söz konusu değildir. Her şey sonradan ve tamamen kendi çabasıyla oluşmak zorundadır. Toplumsal dayanışma diye bir şey söz konusu olamaz. O’na göre; varoluş,öz’den öncedir.İnsanın varlık kazanması,hür atılımlarla kendini aşabilmesiyle mümkündür.İnsan hayat sürecinde yalnız bir varlık olduğundan,dayanabileceği bir güç ve bağlanabileceği hiçbir değer yoktur.


  2. #2
    Gezgin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    12 Eylül 2006
    Yer
    istanbul
    Yaş
    45
    Mesajlar
    1,373
    Tecrübe Puanı
    38

    Standart --->: Lise3 felsefe dersleri 2. dönem ders notları

    Kişi Vicdanı Karşısında Evrensel Ahlakın Varlığını Mümkün Gören filozoflar ise;temel dayanakları açısından 2 ayrı grupta yer almışlardır:
    Evrensel Ahlakın Varlığını Öznel(kişisel -sübjektif) Temelde Açıklayanlar: Bunlar evrensel ahlakı bireyin kendi ruhsal yapısına veya bireysel özelliklerine göre açıkladığı için,öznel temelden hareket etmiştir.

    Onlara göre ahlak kuralları bireye dıştan empoze edilmiş olmayıp,kendi iç dünyalarının bir yansıması olarak kabul edilmiştir.Başlıca temsilcilerini şöyle sayabiliriz:
    Jeremiah Bentham: O’na göre insan hazza ulaşıp elemden kaçma doğal yapısındadır. Fakat haz ve elem veren şeyleri iyi tanıyıp ayırt etmelidir. Yani, bunların ölçüsü iyi belirlenmelidir. Önemli olan, sürekli fayda sağlayacak davranışa yönelmektir. İnsan bu beklentilerini toplum dışında gerçekleştiremeyeceğine göre, davranışını toplumsal fayda ve beklentilere uygun hale getirmek zorundadır.
    John Stuart Mill: Bu da Bentham ile benzer düşünceleri paylaşarak,davranışta iyi ile kötünün belirleyicisi olarak,insana faydalı olup-olmamayı önemsemiştir.O’na göre de önemli olan; bireysel çıkarlar ile toplumsal çıkarları uyumlu hale getirmektir.Yani,başkaları için yararlı olan şeyleri kendimiz için de istemek zorundayız. Ütilitarizm-Bireysel Faydacılık)
    Henri Bergson: Temel felsefi düşüncesi olan Sezgicilik (Entüisyonizm)’e bağlı olarak davranışlarımızda iyi ya da kötülüğü belirleyenin, tamamıyla sezgilerimiz olduğunu söyler. Çünkü insana kendisi dışında yol gösterecek iyi ya da kötü değer yargısı yoktur. İnsan, nasıl davranması gerektiğine, sadece sezgileriyle karar verir. İyi davranış; sezgilere uygun olan davranıştır ve bu,aynı zamanda herkes için iyi olandır.İnsanın bunu gerçekleştirebilmesi için,örnek alabileceği üstün insanlarla duygusal (sempatik) etkileşim içersine girmesi gerekir.
    Evrensel Ahlakın Varlığını Nesnel (toplumsal-objektif) Temelde Açıklayanlar: Bunlar ise, birincilerin aksine, söz konusu ahlak yasalarının bireye bizzat toplum tarafından öğretildiğini ve uymaya bir şekilde mecbur bıraktığına inanır. Böyle düşünen başlıca filozoflar şunlardır:
    Platon(Eflatun): Bu İlkçağ Yunan düşünürüne göre,ahlaki davranışta iyiliği veya kötülüğü belirleyen tek ölçüt,İyi İdeası’na (fikrine) uygun olup-olmamadır.İyi ideasının anlaşılması,İdealar Dünyasına ulaşabilmekle mümkündür.Bu sayede gerçek ahlak yasasıyla tanışılmış olunur.Bunu bilen insan kötülük yapamaz.Çünkü bilerek kötülük işlenemez.
    Farabi: Bu Müslüman Türk filozofuna göre evrensel ahlak yasası, Tanrı ile Etkin Akıl arasındaki bağlantıdan kaynaklanır. Yani ahlaklı davranmak, hem kendimiz hem de başkaları için iyi olanı gerçekleştirmeye çalışmaktır.
    George Herbert Spinoza: O, Kozmos’u yani Evren’i, Tanrı ile eşdeğer kabul etmiştir. Kozmos, mutlak olarak hürdür. Onda baskı da, keyfilik de yoktur. Kendi değişmez yasalarına göre işler. Çünkü İrade açısından hürriyet ile zorunluluk aynı değerdedir. Yani, yaşantılar içersinde birey, aileden itibaren toplum ile uyumlu olmayı öğrenmiştir. Toplumla çatışmadan uyumlu hareket etmenin kendisi için de uygun olduğunu görmüş ve topluma göre davranmaya severek razı gelmiştir. Çünkü kişisel duygularla hareket etmek, evrenin bilgisine ve zorunluluğun bilincine ulaşmaya engeldir. İnsan, duygularını yendiği ölçüde güçlü, hür ve erdemli olur. İyi davranış; Kozmos’un yasalarına uygun davranıştır. Bu nedenle insan, Kozmos’un yasalarına teslim olmalıdır.
    İmmanuel Kant: Ahlaki davranışı, vicdan adını verdiği Pratik Akıl ile açıklamaya çalışan Alman filozofudur.O’na göre bu,teorik akla muhtaç değildir.Pratik Akıl(Vicdan),evrensel ahlak yasasını, zorunlu olarak uyulması gereken bir yasa olarak görür.İyi davranış, buna uygun davranıştır.Bu yönde hareket eden insan Fenomenler(somutlar)alemini aşarak, Numenler(soyutlar) alemine ulaşabilir.Bu anlayış, İlkçağ Yunan Filozofu Platon’un İdealar Teorisinin etkisindedir.Bu düşüncesiyle Kant, Evrensel ahlakı öznel ve nesnel temelde açıklamaya çalışan görüşleri uzlaştırmaya çalışmıştır.Çünkü insan hür olabildiği ölçüde sorumludur.bu davranış, aynı zamanda evrensel ahlaka da uygun davranmaktır….Bu düşünceler,ilahi dinlerin ilkeleri içersinde de benzer biçimde ifade edilmiştir.Hak dinlere göre İyi;Tanrının sevgi ve rızasını sağlayacak davranıştır.Bu konu, Türk-İslam Felsefesinde de geniş bir biçimde ele alınmıştır.Özellikle İslam Tasavvufunda Mevlana, Yunus Emre,Hacı Bektaş-Veli gibi din büyükleri;İslam ahlakına uygun davranışın ölçüsünü;’’Allah için sevmeye,Allah için buğzetmeye’’bağlamıştır.

  3. #3
    Gezgin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    12 Eylül 2006
    Yer
    istanbul
    Yaş
    45
    Mesajlar
    1,373
    Tecrübe Puanı
    38

    Standart --->: Lise3 felsefe dersleri 2. dönem ders notları

    ÜNİTE 6: SİYASET FELSEFESİ:
    Siyaset Felsefesi: Yerleşik düzende toplu olarak yaşayan insanların meydana getirdiği İktidar’ları; bunların kaynağını,oluşumunu,fertle ilişkisini,devamlılığını ve mevcut olandan daha iyisinin olup-olamayacağını araştırmaya çalışan bir felsefe bölümüdür. Kavramları:
    Birey:Toplum içersinde sürekli olarak yaşayan ve birliktelik duygusu kazanmış fertlerdir.
    Toplum:Bireylerin toplamından daha fazla bir anlama sahip ve ortak amaçlar içinde olan sürekli insan birlikteliğidir.
    İktidar: Yönetimi elinde bulundurma gücü (erk)
    Egemenlik: Devletin iktidar gücünü kullanabilmesidir.
    Devlet: Halkı iç ve dış tehlikelere karşı korumakla görevli ve bu iş için gereken eleman ve araçlara sahip kurum.
    Yönetim: Halkın işlerini ve devlet mekanizmasını yürütme uygulaması;idare etme.
    Meşruiyet:Yönetimsel çalışmalarda hukuka ve kurallara uygun olma.
    Hak:Bireylere verilen ve yasa ile güvence altına alınmış beklenti ve kazanımlar.
    Hukuk:Toplum hayatını düzenleyen ve yaptırımlarla desteklenen kurallar bütünü.
    Yasa:Bireyi ortak çizgide davranışa zorlayan yazılı kurallar.
    Bürokrasi:Devlet yönetiminde hiyerarşik(sıralı düzen içinde) olarak çalışan memurlar grubu ve bunların çalışma tarzı.
    Sivil Toplum: Toplumda yönetimin dışında olan fakat yönetimi kontrol ederek ona dinamizm kazandıran sivil kitle oluşumları. Özellikle demokratik hukuk toplumlarının vazgeçilmez unsuru olup, başlıcaları; İktidar dışındaki siyasi partiler, dernekler, sendikalar, basın-yayın kuruluşları, üniversitelerdir.
    Siyaset Felsefesi’nin Başlıca Soruları:
    a) İktidar,kaynağını nereden alır?
    b) Meşruiyetin ölçütleri nelerdir?
    c) Egemenliğin kullanılış biçimleri nelerdir?
    d) Bireylerin temel hakları nelerdir?
    e) Bürokrasi’den vazgeçmek mümkün müdür?
    f) Sivil Toplum ne demektir?

    Siyaset Felsefesi ve Devlet hakkındaki en eski ve ilk belirgin görüşlere,İlkçağ Yunan Felsefesinde Platon’un Devlet ve Aristo’nun Politika adlı eserlerinde rastlanmaktadır.

    Siyaset Felsefesi’nin sorularını daha iyi anlamak için biraz daha genişletelim:
    a) İktidar’ın Kaynağı konusunda ortaya çıkan sorular:
    -Korunma ihtiyacı-İktidar ilişkisi: (Askeri-Militarist İktidarlar)’ı,
    -Dinsel ihtiyaçlar-İktidar ilişkisi: (Teokratik İktidarlar)’ı,
    -Ortak İrade-İktidar ilişkisi : (Demokratik İktidarlar)’ı, ortaya çıkarmıştır..Genel olarak baktığımızda, bu gelişme; tarihsel süreç içinde az-çok istisnalar olsa da sırayla olmuştur.
    b) Meşruiyet’in Ölçütleri konusunda ortaya çıkan sorular:
    -Korunma ihtiyacının karşılanabilmesi,
    -Dini ihtiyaçların yeterince karşılanabilmesi,
    -Sınıf beklentilerinin ayrımsız korunması,
    -Ortak iradenin tam olarak temsil edilmesi; bir iktidarı meşru konuma getirir.
    c) Egemenliğin Kullanılış Biçimleri konusundaki görüşler :
    Bu konuda çarpıcı görüşlere, Alman Sosyolog ve Düşünür Max Weber’de rastlıyoruz.O;Tarihsel süreç içersinde,toplumların 3 egemenlik tipini ortaya çıkardığını belirtmiştir:
    -Geleneksel Egemenlikler: Egemenliğin meşruiyeti (kabul edilip desteklenebilirliğini),yöneten-yöneten farklılaşmasının geleneksel ortak kabuller doğrultusunda,çok köklü ve sürekli olduğu inancına dayanır.Burada iktidar yazılı hukuk kurallarına göre değil,örf ve adetlere göre işbaşına gelir ve çalışır.Genel eğilim bu olunca, en üst düzeyde benimsenip desteklenir.
    —Karizmatik Egemenlikler: Demokratik olmayan bir yolla işbaşına gelen bir yöneticinin bulunmasına rağmen bu yönetici, koruyucu ve yardımsever biri olduğundan; hiçbir sorun olmaz. Tiranik yönetimler olup, krallıklardaki gibi, yönetimdeki kişinin sözleri yasa kabul edilir.
    -Rasyonel-Yasal Egemenlikler: Modern toplumlarda, iktidarın bir takım yazılı ilkelere dayanarak kullanılmasıdır. Bu ilkeler, onları çıkaranları da, uygulayanları da bağlar. Burada iktidar bir takım kurallarla sınırlandırılmıştır. İktidar, belli bir sisteme göre çalışan bürokratlar tarafından yürütülür. Bu egemenlik tarzı, kaynağı Monthesquieu’ye dayanan Kuvvetler Ayrılığı Prensibiyle çalışır. Yani; yasama, yürütme, yargı ilkesiyle. Yasama Meclisin, Yürütme Bakanlar Kurulunun, Yargı da Bağımsız Mahkemelerin işidir.
    d) Bireyin Temel Hakları : Bunlar,kişilerin insan olarak sahip olduğu vazgeçilemez ve devredilemez en doğal beklentileridir.Mülkiyet, hürriyet,güvenlik,zulme karşı koyma,düşünce, konuşma gibi…Günümüzde bunların en üst düzeyde nasıl gerçekleşeceği konusu önem kazanmıştır.
    e) Bürokrasinin Görevi ve geleceği: Bürokrasi, günümüzün rasyonel-yasal egemenlik tarzının uygulama aracıdır. Ayrıca, özel teşebbüs, siyasal partiler, basın-yayın, üniversiteler vb. kuruluşlar da bürokratik kuruluşlardan sayılmaktadır. Fakat özellikle Mill’e göre bürokrasi, çoğu zaman katı kuralcılık, gevşeklik ve gereksiz formalitelerden ibaret olarak görülmüştür. Bu yönüyle hükümetleri ve hürriyetleri tehdit eden bir güç sayılmıştır.
    Max Weber’e göre, Bürokrasiyi Akılcı Kılan Özellikler:
    -Yasal kurallar ve yaptırımlar,
    -Maaşlı ve sürekli bir memurlar kadrosu,
    -Yazılı belge ve işlemlere dayanan çalışma geleneği,
    - Mevki ve yeteneğe göre dağıtılmış idari yetki, görev ve sorumluluklar,
    -İşbölümüne dayalı görev dağılımı,
    Bürokrasilerde hürriyet ve demokrasinin engellenme tehlikesi,karizmatik liderlerle azaltılabilir.Demokrasilerde idari mekanizmalar birbiriyle uyumlu olmalıdır.Bu da,yasa ve yönetmeliklerle belirlenir.
    a)Sivil Toplumun Anlamı: Bu; toplumun devlet etkisi olmadan kendi hareket tarzını belirleyerek özerkliğini koruyan alanıdır.Yurttaşlar, merkezi otorite karşısında ferdi veya örgütlü olarak söz söyleme ve karar verme haklarına sahiptir.Devlet ve sivil toplum,hürriyet ve eşitlik ilkelerine uygun olarak hareket etmek zorundadır.
    SİYASET FELSEFESİNİN ANA PROBLEMLERİ:
    1- Karmaşa-Düzen-Ütopya: İnsanlık tarihi,toplumların hiçbir zaman karmaşa içinde olmadığını,varlığını sürekli bir düzen içerisinde devam ettirdiğini anlatmaktadır.Bu nedenle Karmaşa;kendisine yönelinen yaşanmış bir gerçek olmayıp,ürkülen ve istenmeyen bir durumdur.Düzen;belli bir toplumda karşılıklı etkileşimde bulunan sosyal kurumların uyumlu bütünlüğüdür.Ütopya ise;zihinde tasarlanmış bazı ilkelere göre oluşturulan hayali ve üst düzeyde mükemmel bir toplum tasarımıdır
    İnsan,hem iyi hem de kötü yönleri olan bir varlıktır.Bu nedenle toplumda kişi vicdanı,toplumda düzenleyici ve caydırıcı bir güç değildir.Bu nedenle,toplumda insan ilişkilerini belirleyen kurallar ve bunlara uyulmadığında baskı sağlayacak yaptırımlar gereklidir.Toplumun varlığı ve insanlar arası ilişkilerin sürekliliği bu kurallara ve yaptırımlara bağlıdır.Bu nedenle düzen,her toplumda istenmiş ve korunmaya çalışılmıştır.Toplumsal düzeni sağlayan ve sürdüren yasa,kural ve yaptırımları belirleyip uygulayan güce; Devlet denir.
    Devletin Ortaya Çıkışı Hakkında Görüşler:
    a) Organizmacı Görüş: Bu yaklaşımda devlet, doğal düzenin bir devamı olarak düşünülmüştür. Bu düşünceyi ortaya atan Platon’a göre insan mikroorganizma, devlet ise makro organizmadır. Devletteki sosyal sınıflar, insandaki yeteneklerin karşılığıdır. Örneğin beslenme; devletin işçi sınıfına, irade; koruyucular sınıfına, akıl; yöneticiler sınıfına karşılıktır. Bu nedenle devlet, büyük bir insan(organizma)gibidir.
    b)Sosyal Sözleşmeci Görüş: Bu anlayışa göre insanlar, varlıklarının güvencesi için birbirine söz vererek uzlaşmışlardır. Devlet bu sözleşmeye dayanarak doğmuştur.Bu yaklaşım,devleti yapma(suni)bir varlık olarak kabul eder.Jean Jacque Rousseau’nun ortaya attığı bu yaklaşıma göre devlet,toplumun genel iradesinin ürünüdür.

  4. #4
    Gezgin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    12 Eylül 2006
    Yer
    istanbul
    Yaş
    45
    Mesajlar
    1,373
    Tecrübe Puanı
    38

    Standart --->: Lise3 felsefe dersleri 2. dönem ders notları

    İdeal (Mükemmel)Bir Devletin Olup-Olamayacağı Konusundaki Görüşler:
    -Sofistik Yaklaşım: Bu yaklaşımın temsilcileri,İlkçağ Yunan Düşünürlerinden olan Protagoras ve Gorgias’tır. Protagoras’a göre her şey,insana göre değişir.Bu nedenle,her kesin kabul edebileceği bir düzen olamaz.Gorgias da,varlığı kabul etmediği için;ideal bir devletin var olabileceğini kabul etmez.Çünkü varlık bilinemez,bilinse bile başkalarına anlatılamaz.Kısacası,ideali(mükemmeli)bilmek mümkün olmadığından,varlığı da mümkün değildir.
    -Nihilist(Hiççi)Yaklaşım:Bu yaklaşım,temelde hiçbir değer tanımaz.Bu nedenle,otorite de kabul etmez.yani,İdeal düzeni imkansız sayar.Nietzsche ve Çernişevski nihilisttir.
    19.yy.dan sonra özellikle Batı toplumlarında ortaya çıkan Sanayi İnkılabına bağlı olarak şekillenen ekonomik gelişme,yeni sosyal sınıfların ortaya çıkmasına yol açmıştır.Bu nedenle geleneksel sosyal sınıflar yıkılmıştır.Buna bağlı olarak bazı düşünürler,ideal düzenin olup-olamayacağını tartışmaya başlamıştır.
    Söz konusu ideal düzen arayışları, 3 farklı yönde ortaya çıkıp gelişmiştir:
    a)Hürriyete dayanan görüş: Burada hürriyet,bireyin en temel hakkı sayılır.Üretim,rekabet ve pazarlama buna bağlıdır.Bu noktada bireysel çıkarların tatmini,genel çıkarları gerçekleştirmiş olur.(:Liberalizm - A.Smith,J.S.Mill)
    b)Eşitliğe dayanan görüş : Bu, ilk düşüncenin uygulamadaki olumsuzluklarına tepki olarak ortaya çıkmıştır.Üretim ve çabada değil,sadece paylaşımda eşitliğe dayanır(!).Başkalarıyla eşit haklara sahip olmak,bireyin en temel hakkı olarak kabul edilmiştir.Bunun gerçekleşmesi,üretim araçlarının çalışanlar sınıfının eline geçmesiyle mümkün olacaktır.(:Sosyalizm - S.Simon,L.Blanc,Proudhon,K.Marx)
    c)Adalete dayanan görüş: İlk iki düşünceden tamamen farklı ve onlara karşı bir yaklaşımdır.Eşitsizlik,yoksulluk,işsizlik,baskı gibi sosyal sorunların sadece uygun ve sağlıklı bir şekilde işleyen adalet sayesinde çözüleceğini kabul eder.Eşitliğin,paylaşımın,hürriyetin sınırı ancak yasalarla belirlenip güvence altına alınabilir.Gerçekte adalet;hürriyet ve eşitliği belirleyip koruyan,aynı zamanda da kapsayan bir prensiptir.Gerçek adalet;bu sistemde,başkalarının eşitlik ve hürriyetine saygılı olmayı önerir. (osyal Hukuk)
    (*)Günümüzde modern hukuk sistemlerini üst düzeyde kurmuş olan toplumlar,bu ilkeleri başarılı ve ölçülü bir biçimde uygulamayı amaçlamaktadır.Bunlar aynı zamanda;ideal düzeni belirleyen ölçütlerdir.
    Siyaset Felsefesinde ideal devlet arayışında;fikir olarak aşırıya kaçmış ve bu yönüyle de gerçekleşme şansı hiçbir yerde ve dönemde bulamamış düşünceler de ortaya atılmıştır.Bu anlatımları birazda edebi bir tarzla ifade eden eserlere Edebiyat’ta ve Felsefe’de; Ütopya (:Yok Ülke) adı verilmiştir.Bu nedenle sadece yazı üzerinde kalmışlardır.
    Ütopyalar;içerdikleri fikirlerin iyimser ya da kötümser oluşlarına göre;istenilen(Olumlu) ve Korku(Ters) Ütopyaları olarak 2 kategoride değerlendirilmiştir.
    a)İstenilen (Olumlu) Ütopyalar : İçerdikleri fikirlere bakıldığında;anlatılan yaşantıların,en üst düzeyde mükemmel ve yöneten-yönetilen ilişkilerinin son derece olumlu ve sorunsuz olduğu iddiası veya beklentisine dayanır.Bu eserlerde daha çok,gelecekte ulaşılacak görünümlerden söz edilmektedir.Oysa hala hiçbiri geçmişte ve günümüzde gerçekleşme şansı bulamamıştır.Bulma ihtimali de son derece zayıftır.



    Başlıca Olumlu Ütopyalar:
    - ‘’Devlet’’ (Politeia) - Platon
    -‘’Politika’’ (İl Prince) -Aristo
    -‘’Ütopya’’ (Ütopia) -Thomas Morus
    -‘’Güneş Ülkesi’’ (Civitas Salis) - Tommaso Campenella
    -‘’Erdemli Devlet’’ (El-Medinetü’l-Fazıla) - Ebu Hamid Muhammed el Farabi

    Olumsuz Ütopyalar (Korku Ütopyaları) :
    Bunlarda ortaya atılan iddialara göre ise; geçmişte veya bugün olmasa da; gelecekte insanlığı son derece olumsuz şartların beklediği, sosyal düzen, sistem diye bir şey kalmayacağı, yöneten-yönetilen ilişkilerinin en ileri düzeyde bozulacağı, korku ve şiddetin ortama egemen olacağı, insanlığın, gittikçe artan savaşlarla kıyametinin geleceği ifade edilmektedir.
    İçerik diğerindekinin tam zıddı görünümde olmasına rağmen,korku ütopyalarının da gerçekleşme şansı olmadığı gibi,gelecek için de böyle bir iddiada bulunmak zordur.En azından,gereksizdir.
    Başlıca Korku Ütopyaları :
    ‘’Yeni Dünya’’ (Nova Atlantis) – Aldous Huxley
    ‘’1984’’ – George Orwell

    Birey – Devlet İlişkisi :
    Siyaset Felsefesi’nin;Karmaşa ve düzen probleminden sonraki ikinci önemli sorunu olmuştur.Bu konuda incelenen sorun;birey-devlet etkileşiminin genel nitelikleridir.
    Tarihin verilerine bakıldığında,bunun çok yönlü olarak ortaya çıktığı görülmektedir.Bazen tek taraflı güç dengesizliğinden kaynaklanan olumsuzluklar,bazen de az-çok bir dengenin sağlanmış olduğu gözlenir.Fakat tüm çağların ortak özelliğine bakıldığında;bu etkileşimin sadece bir ‘’boyun eğdiren-boyun eğen ilişkisi’’ olmadığı görülebilir.Çünkü tüm çağlarda,toplumda bir haklar ve görevler sorunu az-çok hep gündemde olmuştur.
    Günümüz modern hukuk devletlerinde bu sorun biraz daha ileri düzeyde çözülmüş görünmektedir.Artık hak ve hürriyetler, bireyin ya da yöneticilerin kişisel iradeleriyle değil,yasal ölçütlerle belirlenip güvence altına alınmaya başlanmıştır.Günümüz anlayışına göre artık devletler,bu beklentinin sınırını belirleyip bunu koruma amacı taşımaktadır.Bu rasyonel-yasal egemenlik sistemlerinde yöneticiler,halkın ortak iradesiyle belli süreler için seçilip işbaşına getirilmektedir.Artık toplumsal irade,bireysel iradelerden daha üstün kabul edilmeye başlanmıştır.
    Birey de devlet de artık birbiri için feda edilmeye çalışılmamaktadır.
    Bu konuda yazılmış başlıca eserler :
    -Kutadgu Bilig : Yazarı 11.yy. Türk yazarlarından Yusuf Has Hacib’tir.’’Mutluluk Veren Kitap’’ demektir.Eserde daha çok yöneticiye öneriler ağırlıktadır. Bilgi,yetenek,hoşgörü ve disiplinin; yönetim uygulamalarında başarıyı artırıcı önemli etmenler olduğu vurgulanmaktadır.Bu tarz hareket;yazara göre Kutlu Kut olmayla eşdeğerdir ve her iki dünya mutluluğu için gereklidir.Bu şartlar oluştuğunda birey devlet ilişkisi bir zorlama olmaktan çıkacak ve karşılıklı saygı ve anlayış;bireyleri ve yöneticileri daha uyumlu hale getirecektir.Mutlu devletin şartı budur.
    - Gerçek Demokrasi Dünyası : C.B.Macpherson tarafından yazılmıştır.Eserde o güne kadar ortaya çıkan demokratik rejimler incelenmiştir.Bunların olumlu yönlerinin seçilerek mükemmel bir sisteme nasıl ulaşılabileceği anlatılmaktadır.Yazara göre demokratik sistemler,kişisel hak ve hürriyetlere en üst düzeyde değer verdiği sürece ideal bir sistem haline gelebilir.
    — Kanunların Ruhu: Charles Monthesquieu eserde; dünya üzerinde ortaya çıkmış olan rejim tiplerini incelemiştir. İstibdat(Tiranlık),Monarşi(Mutlakıyet) ve Cumhuriyet ve bunun değişim geçirmiş biçimi olan Demokrasi tarzlarından söz eder. Cumhuriyet; halk egemenliğine dayanınca Demokrasi, soylu bir zümre egemenliğine dayanınca ise Aristokrasi oluyor. Cumhuriyet siyasal erdeme, Monarşi şan ve şerefe, İstibdat ise korkuya dayanır. İstibdat ve Monarşilerde tek elde toplanmış olan yönetimsel güçler, Demokrasilerde ayrı kurumlara paylaştırılmıştır. O’na göre hiçbir güç sonsuz ve sınırsız değildir. Gücün düzeyini de sınırını da yasalar belirlemelidir.

  5. #5
    Gezgin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    12 Eylül 2006
    Yer
    istanbul
    Yaş
    45
    Mesajlar
    1,373
    Tecrübe Puanı
    38

    Standart --->: Lise3 felsefe dersleri 2. dönem ders notları

    ÜNİTE 7 - ESTETİK (SANAT FELSEFESİ)
    A-Estetik’in Konusu: Yunancada ‘’aisthesis’’kavramından gelir. Hissedilir algı demektir. Estetik’in bağımsız bir alan oluşu, A.G.Baumgarten’inAesthetica adlı eseriyle başlar. O’na göre, Estetik; duyusal olmayan soyut bilgiyi inceler. Bu bilgi sadece sanattaki güzelliği değil, tabiattaki güzelliği de kapsar. Bu nedenle Estetik, Güzellik Felsefesi anlamındadır.

    Felsefe Açısından Sanat: Bu konuda ortaya çıkan ilk soru, Sanat eserinin nasıl ortaya çıktığı ile ilgilidir. Bunu açıklamaya yönelik olarak, birbirinden farklı 3 yaklaşım ortaya çıkmıştır:
    Taklit Olarak Sanat: Bu yaklaşıma göre Sanat, Sanatçının dış dünyada gördüklerinin benzerlerini oluşturmaya çalışması, yani bir taklit olarak kabul edilmiştir. Bu görüş, Platon’un Mimesis(yansıtma) kavramına dayanır. Platon’a göre gerçek dünya,’’İdealar Dünyası’’dır. İçinde yaşadığımız’’Fenomen(görüntü)ler Dünyası’’İdealar Dünyasının bir gölgesidir. Sanatçı, eserini bu ikinci derecedeki dünyanın objelerini taklit ederek meydana getirir. Sanat türleri, kullanılan araçlara göre şekillenir.Resim,heykel, müzik,şiir.. gibi. Bu nedenle sanat eseri, aslına en uygun biçimde benzediği ölçüde güzeldir. Blaise Pascal’ın dediği gibi,’’Asıllarına hayran olmadığımız şeylerin, taklitlerine de hayran olamayız.’’
    Yaratma Olarak Sanat: Bu teoriye göre sanat, mükemmeli arayan bir etkinliktir. Doğada gerçekte mükemmellik olmadığı halde, sanatçının yeteneği ve hayal gücü onu mükemmelleştirebilmektedir. Benedetto Croce’a göre bu üretme, sanatçının izlenimleriyle başlar. Sanatçı, bu hammaddeyi sınıflandırıp birleştirir. Sonra da ruhunda oluşan soyut duygunun etkisiyle, estetik haz uyandıracak bir esere dönüştürür. Sanatçının bu anlık duygusu yeniden tekrarlanamayacağı için, gerçek sanat eserlerinin tekrarı da imkânsızdır. Bu nedenle, gerçek sanat eserleri orijinal, tek ve tekrar edilemez’dir.
    Oyun Olarak Sanat: Sanat ile oyun arasındaki benzerlikten hareket eden bir yaklaşımdır. Her ikisinde de kişisel fayda düşünülmediği için; insanı günlük sıkıntı, korku ve baskılardan kurtaran tam hürriyet sağlayıcı bir etkinlik olarak görülür. Franz Schiller’e göre, insan, oynadığı ölçüde tam insandır. Hürriyete gerçek anlamda ulaşması, rolünü tam olarak oynayabilmesine bağlıdır. Oyun; kişiyi, insan olabilme sürecinde en üst düzeye taşır. Gerçek sanatçı, her türlü madde ve biçimle oynar. Bu çaba onun tüm ruhsal faaliyetlerinde etkilidir.
    Felsefe Açısından Sanat Eseri: Meydana gelişi ve tanımı ne olursa olsun; estetik açıdan incelenebilecek bir sanat eseri her zaman vardır. Sanatçı orijinal(özgün) eserler verebilen özel bir kişi olduğu için zanaatkârdan farklıdır. Arnauld Malraux’ya göre;’’Sanatçı biçim üretir, Zanaatkâr ise mevcut biçimleri(form) çoğaltır’’Sanatçı formu tekrarlayamayacağı gibi, zanaatkâr da form oluşturamaz. Felsefi açıdan sanat eseri, sanatçının bir giysisi değil, içsel dünyasının dışa vurumudur. Sanatçı formlarla düşünür ve ifade eder. Henry Focillon’a göre ise Madde-form ilişkisinde önemli olan maddedir ve madde, düşlerin aktarma aracıdır. Maddeye hayat veren, düşlerdir. Bu nedenle O’na göre gerçek sanat eseri, maddeye ve özellikle estetik bir forma dönüşebildiği ölçüde önem kazanır. Sanat eserlerinde biçim anlayışları toplumlara ve çağlara göre değişebilir. Bu konuda bir genellik ve standart yoktur.
    Sanatçı-Sanat Eseri Bağıntısı: Sanat eserinin türü ne olursa olsun, bu madde-form ilişkisinde asıl faktör sanatçıdır. Sanatçı özel ve farklı bir ruh haliyle maddesini okur ve onu kendince işler. Objedeki estetik yönü fark edip onu ifade edebilen kişi, estetik süje’ye dönüşür. Sanat eseri ile sanatçı arasındaki bu özel durum, acaba kişi ruhunda canlanan bazı özel duygu ve heyecanlarla açıklanabilir mi? Buna ‘’evet’’ diye cevap verenler, sanatı kişini içsel dünyasının bir yansıması olarak görmüştür. Bu nedenle de, sanatta asıl incelenmesi gereken unsurun sanatçılar olması gerektiğini savunmuştur. Fakat diğer taraftan, sanatta estetik objenin yani modelin etkisini dikkate almak gerektiğini savunanlar da var. Çünkü ancak estetik birikim içeren bir obje estetik heyecan uyandırabilir. O zaman, estetik obje nedir? Estetik açıdan sanat eserine dönüşebilen canlı-cansız her türlü varlık ya da doğa parçası estetik obje olabilir. Burada asıl önemli olan, güzel diye nitelenebilecek bir eser vermede sanatçıyı etkileyecek özellik içermesidir.
    Estetik’in Temel Problemleri:
    Güzellik Problemi: Burada cevabı aranan soru, Güzel’in ne olduğudur. Felsefe Tarihinde bu türden bir soruyu ilk defa Platon sormuş olarak kabul ediliyor.O’na göre Güzellik; mutlak ve değişmez bir İdea(düşünce)’dır. Gördüğümüz ve güzel olarak nitelediğimiz her nesne, İdeasından aldığı pay ölçüsünde güzeldir. Yani orada asıl güzel; İdea’dır ve nesneye güzelliği o vermiştir. Gerçek bir eser vermek isteyen sanatçı, gözünü güzellik ideasından ayırmamalıdır.
    Bu konu Aristo tarafından da irdelenmiş ve O’na göre Güzellik, matematiksel bir düzen(ordre) olarak kabul edilmiştir. Aristo’ya göre güzellik; bir orantı ve sınırlılıktır. Büyük nesnelere, dağlara muhteşem denebilir fakat güzel denemez.
    Plotinos’a göre ise güzellik, Tanrısal Akıl (Nous)’ın evrende yansımasıdır. Bu yönüyle hrıstiyanlık düşüncesi içinde ortaya çıkan yeni bir Platon gibidir. Hegel’e göre ise güzellik, Mutlak Ruh’un (Geist) nesnelerde belirmesidir.
    Bu görüşlerden de anlaşılıyor ki; tabiattaki güzellik ile sanattaki güzellik birbirinden farklıdır. Çünkü çirkin bir doğa nesnesi başarılı bir sanatçının elinde, hayranlıkla izlenen güzel bir sanat eserine dönüşebilir.(Aristo). İnsanın doğadaki güzelliği fark edebilmesi, estetik duyarlılık kazanabilmesine bağlıdır. Ressam Delacroix’ya göre dağları güzelleşmesi; bizim romantik oluşumuzdan sonra fark edilebilir.
    Güzelliğin; Doğrululuk, İyilik ve Yücelik ile İlişkisi:
    Güzellik-Doğruluk İlişkisi: Bazı düşünürler bu ikisini aynı şey olarak görmüştür. Platon’a göre güzellik varlığın özü (eidos)’dür. Bu, aynı zamanda varlığın doğruluğu veya gerçekliğidir. Varlığın gerçekliği, güzellik ile kendini gösterir. Alman filozof İ.Kant ise bu ikisinin birbiriyle ilgisi olmadığını savunmuştur. O’na göre güzellik bir kavram olmayıp, sadece haz unsurudur. Bu nedenle güzelliğin mantıklılık ve gerçeklikle ilgisi yoktur. Sadece haz alınan bir görüntü güzeldir.
    Güzellik-İyilik İlişkisi: Platon, aynı zamanda güzel ile iyiyi de aynı şeyler olarak görmüştür. O’na göre güzel olan iyi, iyi olanlar da güzeldir. Böyle görüş ortaya atma nedeni, oluşturmaya çalıştığı mükemmel insan tipini belirlemektir. Bu nedenle güzel, Ahlak’ın hizmetindedir.
    Güzel ile İyi’yi farklı şeyler olarak gören, Kant’tır. Burada farklılığı belirleyen; hoşlanma düzeyleridir. Ona göre Güzelden hoşlanma duyusal, İyiden hoşlanma ise zihinsel bir duygudur. Güzelden hoşlanma direkt bir duygu iken, iyi ise anlaşıldığında fark edilir. Güzel’de serbestlik hayal gücünü akla uygun hale getirmeye çalışmak iken, İyi’de kişisel iradenin serbestliğidir. Güzellik kişisel bir duygu olan beğeniye dayanırken, İyi; herkeste aynı olan genel bir duygudur. Bu benzerliklere dayanarak İyi, çoğu zaman ahlaki kavramlara bağlanır… Kibirli, mütevazı, gibi…
    Güzellik-Yücelik İlişkisi: Bu ikisi arasında da bir ilişki olduğuna inanılmıştır. Farklı olduklarını ise ilk defa Aristo söylemiştir. O’na göre, hayal gücünün sınırlarını zorlayan uçsuz-bucaksız objelere güzel değil, yüce denebilir. (Matematiksel bağlantı zorunluluğundan dolayı). Bunları Kant da farklı sayar. O da güzellik duygusunu sınırlı objelerin, yücelik duygusunu ise sınırsız objelerin verdiğini söyler. Yüce, matematik ve dinamiktir.
    B- Estetik’in Temel Soruları:
    1-Estetik Yargıların Yapısı: Herhangi bir nesne veya olay hakkında ‘’Güzeldir’’ şeklindeki ifadelere estetik yargılar denir. Bunlar bilimsel yargılardan farklıdır. Bilimsel yargılar, her insanda aynı şekilde görülen genel-geçer ve objektif(nesnel) yargılardır. Oysa estetik yargılar, onu algılayanda haz oluşturduğu zaman ortaya çıkan sübjektif(öznel) yargılardır.
    Bu nedenle estetik yargılar, beğeni duygusuna dayanır. Bilimsel yargıları veren zihin, estetik yargıları veren de beğeni’dir.(Hayranlık) Kısacası, bilimsel yargılar genel-geçer ve ortak, estetik yargılar ise kişiden kişiye değişen özelliktedir. Beğeni duygusunun farklılığı, farklı estetik yargıların oluşmasına sebep olur. Bu konudaki bireysel farklılaşma, eğitim yoluyla kısmen azaltılabilir fakat tamamen ortadan kaldırılamaz.
    2-Ortak Estetik Yargıların Olup-Olmadığı:
    a) Ortak Estetik Yargıların Varlığını Kabul Edenler: Bu konudaki en belirgin görüş Kant’a aittir. Ona göre insan, bir şeye ‘’güzel’’derken duygularına dayansa da, başka türlü bir yargı oluşturmaya çalışmaz. Çünkü estetik yargılar herkes için ortaktır. Estetik yargılar deney ve tecrübeye değil (Aposteriori), yaradılışa dayanır (Apriori). Bu nedenle estetik yargılar, bilimsel yargılar kadar zorunlu ve geneldir. Fakat estetik yargılar örnek zorunluluğu, bilimsel yargılar ise mutlak zorunluluğu ifade eder.
    b) Ortak Estetik Yargıların Varlığını Reddedenler: Bu konuda düşünen filozofların en önemlilerinden olan Benedetto Croce, sezgi ile ifadenin aynı şey olduğunu söyler. Bunlar sanatçı ruhunda oluşan anlık estetik yaşantının bir yansımasıdır. Estetik obje karşısında yargıda bulunan estetik süje bunu hissedebilir, fakat tanımlayamaz. Paul Klee’nin deyişiyle sezgi, tanımlanamaz bir sır olarak kalır. Sanat eseri her haliyle başarılı bir ifadedir. Başarılı olmazsa zaten ifade sayılamaz. Çirkin, başarısız bir ifadedir. Bu nedenle sanat eserleri karşısında herkesin paylaşacağı ortak ve genel-geçer bir estetik yargı asla mümkün değildir

  6. #6
    Gezgin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    12 Eylül 2006
    Yer
    istanbul
    Yaş
    45
    Mesajlar
    1,373
    Tecrübe Puanı
    38

    Standart --->: Lise3 felsefe dersleri 2. dönem ders notları

    ÜNİTE 8 – DİN FELSEFESİ (TEOSOFİ)
    Bu Felsefe bölümünün konusu genelde Din, özel anlamda ise her hangi bir din’dir. Dinin amacını, özelliklerini ve sorunlarını felsefi bir çerçevede belirleyip açıklamaya çalışan bir alandır.

    1-Felsefe’nin Din’e Bakışı:
    a) Teoloji (İlahiyat-Tanrıbilim) ile Din Felsefesi (Teosofi) Arasındaki Fark:
    Felsefe’nin din olgusunu inceleme tarzı, bir Din bilimi olan İlahiyat’tan(Teoloji) farklıdır. Teoloji; Tanrı’nın varlığın, özelliklerini hayatın amacını, varlığın öncesini ve sonrasını, Yaratana karşı görevlerini, hürriyet, irade gibi konuları açıklamaya çalışırken; Din’in Vahyedilmiş temel ölçütleri olan Dogma(Nass)’larının dışına çıkmaz. Bu nedenle, her din’in kendine özel bir teolojisi vardır. İslam Teolojisi, Musevi Teolojisi, Hrıstiyanlık Teolojisi, gibi. Din Felsefesi (Teosofi) ise bu konuları; tamamen kişisel bir imkân olan akıl ve muhakeme yardımıyla yorumlamaya ve açıklamaya çalışan bir felsefe bölümüdür. Burada eleştiri ve kişisel yargılama ön plandadır.
    Din Olgusunun Felsefi Açıdan Temellendirilmesi: Din Felsefesi, dinsel konuları akılcı bir tarz içersinde objektif, kapsamlı ve tutarlı olarak anlayıp-açıklama çabasıdır. Akla dayanmak (rasyonalizasyon);Dogmaları (Nass-İnak)aklın tüm imkânlarını kullanarak açıklamaya çalışma işidir. Bir İslam bilgini ve düşünürü olan Farabi; Tanrı’nın varlığını ve ruhun ölmezliğini bu yolla açıklamaya çalışmıştır.
    Dinsel açıklamalarda Nesnellik (objektiflik); her hangi bir konuda dinin yanında veya karşısında olmamaktır. Kapsamlılık; dinsel yorumlar yaparken bu konuda ortaya çıkan tüm düşünceleri ve kaynakları en geniş bir biçimde dikkate alıp değerlendirmeye çalışmaktır. Tutarlılık ise; her hangi bir konuda yargıda bulunurken, verilerin ve sonucun birbiriyle çelişmemesidir. Örneğin; dinsel açıdan birey davranışının bir kader bağlamı içersinde önceden belirlendiğini ve bunun mutlaka o şekilde gerçekleşeceğini söylemek ile davranışta bireysel iradenin söz konusu olduğunu söylemek bir arada uygun yaklaşım sayılamaz.
    2- Din Felsefesi’nin Temel Kavramları:
    Tanrı: Evren’i ve her türlü varlığı yoktan ve tek başına yaratan ve istediği anda yok edebilecek olan mutlak güç.
    Peygamber: Emir ve yasakları diğer insanlara iletmek amacıyla görevlendirilmiş seçkin kişi.
    Vahiy: Tanrı’nın emir ve yasaklarını insanlara ulaştırma amacı içeren özel iletim yolu.
    İman: Dinsel doğruları soyut ve yüksek düzeyde bir kabul ile benimseme duygusu.
    İbadet: Tanrıya kulluk görevi ve saygı ifadesi olarak belli zamanlarda tekrarlanan törensel davranış.
    Kutsal: Din’in, bir varlığı dokunulmaz kabul etmesidir.
    Yüce: Karşısında saygı-korku karışımı bir duygu ile eğilinen varlık ya da kavram.
    Bunların anlamları inanç sistemlerine göre farklılık gösterebilmektedir. Din Felsefesi bu konuları incelerken, sistemler arasındaki anlam farklılıklarını dikkate almak zorundadır.
    3- Din felsefesinin Temel Problemleri:
    a) Tanrı’nın varlığı, (mevcut ve mümkün olup-olmadığı, öncesi-sonrası)
    b) Evrenin yaratılışı, (kendiliğinden mi, yoksa bir güç tarafından mı yaratıldığı)
    c) Vahyin imkânı, (dinsel mesajlar nasıl ulaşmıştır, böyle bir yöntem mümkün müdür?)
    d) Ruhun ölmezliği, (ruhun özelliği, dünya hayatından sonraki geleceği)
    e) Din dilinin özelliği, (din dili sadece tasvir edici midir, yoksa bilgi de verebilir mi?)
    Tanrı’nın Varlığı Hakkındaki Felsefi Düşünce Sistemleri:
    Tanrı’nın Varlığını Kabul Edenler:
    1-Teizm: Bir tanrının var ve gerçek olduğuna inanan düşüncelerin ortak adıdır. Fakat bu gruptaki düşüncelerin ayrıldığı noktalar da vardır. Genellikle, varlığına inanılan Tanrı’nın özellikleri konusunda farklı düşünceler ortaya çıkmıştır. Bunların en yaygın ve ileri düzeyde olanı, Teizm’dir. Bu düşünceye göre; Tanrı ezeli ve ebedi, mutlak irade sahibi, kendi-kendinin varlık sebebi olarak kabul edilmiştir.
    Teizm’in Kanıtları:
    —Ontolojik Kanıt: Ortaçağ Hıristiyanlık düşüncesi filozoflarından St. Anselmus’a göre Tanrı, daha mükemmeli düşünülemeyen bir varlıktır. Bu, insanın doğasında hazır bulunan bir düşüncedir. Bu yönüyle Tanrı hem zihinde, hem de zihin dışında bir varlıktır. Günümüzde Leibnitz, Descartes, Spinoza gibi filozoflar bu kanıtı yeniden ele almışlardır. N.Malcolm’a göre Tanrı, Zorunlu Varlık kavramından çıkar. Müslüman filozof Gazali’ye göre de Tanrı, Vacibü’l-Vücud (Zorunlu Varlık)’tır.
    —Kozmolojik Kanıt: Tanrı’nın Varlığını anlatabilmek için Evren(Kozmos)’İ örnek gösteren açıklamalardır. Bu kanıt, bazı açıklamalarla desteklenmiştir. Bunları şöyle sayabiliriz:
    - Yoktan var olma (Hüdus)
    - Mümkün olma (Var olmak için sebebe muhtaç olmama)
    - Düzen ve amaç (Evrenin bir düzen ve amaç içinde yaratıldığı)
    - Dini tecrübe (İzlenimler ve zihinsel muhakeme sonucu Tanrı’nın varlığına ulaşma)
    - Ahlaki tavır (Bireyin kendi vicdanıyla bu düşünceye ulaşması)
    2- Deizm: Bir Tanrı’nın Varlığını kabul etmekle birlikte, bu Tanrı’nın var etme ve yok etme değil, sadece başlangıçta hareketsiz ve düzensiz olan evreni düzenleyip hareketlendirme gücü olan bir Tanrı olduğu düşünülür. Bu anlayış, İlkçağ Yunan filozofu Aristo’ya aittir. Bu Tanrı ilk hareketi verdikten sonra, artık bunu durdurma ya da yok etme gücüne sahip değildir. Bu anlayış, özellikle 17. ve 18. yy.lardan sonra, Avrupa’da geleneksel Hıristiyanlığa tepki gösteren bazı filozoflarca desteklenmiştir. Böylece, bir Tabiat Dini oluşturulmaya çalışılmıştır. (Natürizm)
    3-Panteizm: Bu felsefi akım çeşitli anlamlara sahiptir. Bunların birleşimiyle elde edilen ortak tanıma göre; Tanrı-Evren ikiliğini reddeden, Tanrı her şeyi içerdiği için, insanın ve evrenin bağımsız varlıklar olmadığını savunan bir anlayıştır. Felsefe Tarihinde bu anlayışı sistem haline getiren filozof Baruch Spinoza’dır. O’na göre Cevher, kendi başına var olandır. Bu anlamda sadece Tanrı cevherdir. Diğer varlıkların varlıkları Tanrı’ya bağlı olarak mümkündür. Bu cevhere Tanrı veya Tabiat denmesi, aynı şeydir. Bu varlıklarda yaratma, sebep olma gibi Tanrı’ya özgü nitelikler yoktur.
    Çünkü bunların oluşmaları Tanrı’nın yaratıcılığından değil, Tanrı’dan zorunlu olarak çıkmalarından kaynaklanır. Bu yaklaşım, Tanrının nesnelere yansıdığına inanması düşüncesinden dolayı, her yerin Tanrı ile dolu olduğunu söylemektedir. Kelime ilk defa 18. yy.da J.Toland Tarafından kullanılmıştır.
    Tanrı’nın Varlığını Reddedenler:
    Felsefe Tarihinde, Tanrının var olabileceğini kesin olarak reddeden bu düşüncelere genel olarak Ateizm (Tanrıtanımazcılık) adı verilir. Geniş anlamda Ateizm, Tanrı’yı hayata dâhil etme gereği duymayan bir anlayıştır. Dar anlamda ise, Tanrı’yı düşünce ve tartışma yoluyla reddetmektir. Bunların birincisine Pozitif Ateizm, ikincisine ise Negatif Ateizm adı verilir. Günümüz felsefesinde Ateizm, Teizm’e bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Düşüncelerini ispata çalışırken genellikle Teizm’in kanıtlarını tersine yorumlamaktadırlar.

    Ateizm’in Kanıtları:

    1-Kötülük Kanıtı: Dünyada karşımıza pek çok kötülük çıkıyor. Eğer mutlak anlamda iyi olan bir Tanrı olsaydı, bu kötülükler olmamalıydı.
    2-Maddenin öncesizliği Kanıtı: Her şeyi meydana getiren, öncesiz ve sonrasız olan Madde’dir. Tüm varlıklar onun eseridir. Bunların dışında bir var edici sebep olamaz.
    3-Sosyolojik Kanıt: Tanrı kavramı, toplum içinde yöneticilerin, bireyleri daha rahat kontrol edebilmek için uydurduğu bir fikirdir. Emil Durkheim’a göre Tanrı, toplumun güç ve fonksiyonlarının sembolik ifadesidir.
    4-Psikolojik Kanıt: Tanrı kavramı, İnsanın yaşadığı ruhsal sıkıntılardan kurtulup bir destek arama ihtiyacının sonucu olarak ortaya atılmıştır. İnsan; yalvarmak, dua etmek, ibadet etmek gibi yollarla rahatlamaya çalışır. Olgulaşıp geliştikçe bunların anlamsızlığını kavrar.
    5-Ahlak Kanıtı: İnsanın özünü ortaya çıkararak kendini gerçekleştirmesi şarttır. Yaratıcı varsa insanın özü de vardır. Öz, varlıktan önce geldiği için kişi onu gerçekleştirmek zorunda kalır. İnsanın kendi özünü gerçekleştirebilmesi için, Tanrı’nın olmaması gerekir.
    6-Anlamsızlık Kanıtı: Tanrının Varlığını açıklamaya çalışan önermelerin deney ve gözlemlerle kanıtlanma imkânı olmadığı için, anlamsızdır. Yokluğunu kanıtlamaya çalışan önermeler için de durum aynıdır. Bu nedenle, varlığını kanıtlama ya da reddetme konusu gereksiz bir tartışmadır.
    Ateizm, aslını kaybetmiş Hıristiyan düşüncesine tepki olarak ortaya çıkmıştır.
    Tanrı’nın Bilinemezliğini Savunanlar:
    Teizm ile ateizm arasında bir düşüncedir. Tanrı’nın yokluğunun ya da mevcut olduğunun kanıtlanamayacağını iddia eden bu düşünceye Agnostisizm, savunucularına da agnostik denir. Kaynağı yunanca bir kavramdır. İlkçağ yunan felsefesinden sofist düşünce içinde yer alan Protagoras; tanrı’yı ne bildiğimi, ne de bilmediğimi anlatamam, demiştir. Yeniçağ’da İngiliz düşünür T. Huxley, bu kavramı ilk defa kullanan kişi olmuştur. Bu düşüncenin temeli, Bilgi Felsefesine dayanır.(Epistemoloji).
    Düşünce daha sonraki dönemlerde, Pozitivizm(Olguculuk), Evolusyonizm(Evrimcilik), Rölativizm(Görececilik) gibi yaklaşımları da etkilemiştir.



    FELSEFE; NE BU GÜNE KADAR SÖYLENMİŞ, NE DE YARIN SÖYLENECEK OLAN ANLAMSIZ VE AMAÇSIZ SÖZLERDİR.

    BENCE EN ÖNEMLİ FONKSİYONU; İNSANIN DÜŞÜNSEL UFKUNU GENİŞLETEREK DAHA OBJEKTİF DÜŞÜNMESİNİ SAĞLAMAKTIR.

    FELSEFE’Yİ, SÖYLENMİŞLERİN IŞIĞINDA SÖYLEYECEKLERİMİZE REHBER EDEBİLİRSEK, AMAÇ GERÇEKLEŞMİŞ SAYILACAKTIR.

    FELSEFE IŞIĞINDA DAHA ANLAMLI GÜNLER DİLEĞİYLE; TÜM ÖĞRENCİLERİME HAYAT BOYU BAŞARI VE MUTLULUKLAR DİLİYORUM.

    Yusuf Dal
    Tekirdağ Anadolu Ticaret ve Ticaret Meslek Lisesi

    Felsefe Öğretmeni

Bu Konudaki Etiketler

Bu Konuyu Paylaşın !

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

türk porno porno izle adult forum bayan escort istanbul escort escort bayan porno indir şişli escort ataşehir escort

eşarp bağlama - öğretmen yeri - Mustafa Uyar - ılgın - eşarp yapma -
Eğitim ve Ögretim Genel