Parçalandığın bir yer olmalı. Paramparça olduğun, hücrelerine kadar kaybolduğunu hissettiğin, kalbindeki tüm acıları ve beynindeki tüm anıları boşaltıp terkedebileceğin bir yer olmalı. Ruhunla sohbet etmekten uzaklaştığından beri, kendi özgürlüğünü kendi elinden aldığından beri, yalnızlığı saç diplerine kadar hissettiğinde ya da ulaşamayacağın birine aşık olduğunda ihtiyaç duyarsın buna.

Saçlarını taramışsın, bu gün pazar. Hiç alışık olmağın halde erken kalkmışsın, gözlerinde son günlerde hiç şahit olmadığın o ışığı görmüşsün aynada. Ayna, ne kadar yalnız hissetsen de aslında yalnız olmadığını anlatır sana zaman zaman, hiç kimse yoksa kendin varsındır, içindesindir. Etten, kemikten ve duygudan oluşmuş bir varlıksın sen, kendi kendine yarenlik edebilirsin, yalnız kaldığında kendi saçlarını okşayabilirsin, kimse görmez bunu, utanmazsın. Gülümsüyorsun şimdi aynadaki dostuna, dudaklarının kenarında buruk bir tebessüm ışıldıyor herşeye rağmen, bu halinle hayata küfür eder gibisin. Bu gün pazar, güzel bir gün.

Akşamdan kalmasın, akşamdan kalma yalnızlıkların ağırlığını hissediyorsun omuzlarında. Dışarıda bir yağmur başlıyor, pencereden yıkanan şehri izlerken adını koyamıyorsun, yalnızlık mı daha ağır yoksa hayat mı, yoksa hayat yalnızlığın ta kendisi mi.

Tebessüm siliniyor; yağmurları sevmezsin. Ürperiyorsun, yüreğindeki kentte çarpık kentleşme, grayderler yıkıyor kalbindeki gecekonduları. Ruhundaki çatlaklardan sızan gözyaşları yağıyor kentin üzerine, sırtında hep bir ihanetin varlığını hissediyorsun. Susuyorsun, kimse konuşmuyor sen susunca. Sen susuyorsun, hayat parmak uçlarına basıp ilerliyor; sessizce, susuyor. Sen susuyorsun, gök gürlemekten utanıyor, yağmur yağmaktan. Sen sustuğunda bu şehir tüm çirkinliklerini gizlemeye çalışıyor. Pamuk ipliğine bağlı bir aşkın izini sürüyorsun; gözlerin kısık, gökyüzün gri, yağmurun hüzünlü..